YAZARLAR
İnsan Onurunu Korumak: Bir Slogan mı, Sorumluluk mu?
Mart ayının son haftalarında gerçekleştirilen Uluslararası Irkçılıkla Mücadele Haftaları, bu yıl 30. yaşını kutladı. Almanya’da 3 bin 300’ün üzerinde kayıtlı etkinlik düzenlenerek bir rekora imza atan bu haftalarda, ülkenin dört bir yanında tiyatrodan spora, sanattan, dinî etkinliklere kadar farklı alanlarda etkinlikler düzenlendi. Bu haftaların sloganı olarak belirlenen “İnsan onurunu korumak” bu günleri en özlü şekilde ifade ediyordu.
Tiyatrocular, sporcular, din adamları ve daha niceleri… Bu ülkenin sokaklarında, salonlarında, camilerinde ve kiliselerinde bir mesaj yankılandı: “Irkçılığa hayır!” Elbette biz Müslümanlar da bu çağrıya kulak verdik. Camilerde verilen hutbelerde, ve cami cemaatlerince yapılan etkinliklerde kardeşlik ve adalet vurguları yapıldı. IGMG başta olmak üzere birçok Müslüman topluluk, bu sürece aktif şekilde katıldı. Ne mutlu ki, Müslümanlar olarak sadece tepkilerle değil, aynı zamanda umut ve birlik mesajlarıyla da yerimizi aldık.
Polise De Güvenemeyeceksek…
Öte yandan madalyonun öteki yüzüne baktığımızda, her geçen gün daha da içimizi sızlatan haberlerle karşılaşıyoruz. Son dönemde özellikle bu insan onuru korumakla yükümlü olan polis teşkilatında yaşanan gelişmeler, bu sorumluluğun ne kadar ağır bir şekilde ihmal edildiğini bizlere bir kez daha hatırlatıyor.
Hamburg’da ırkçı içerikli sohbetlere katılan polis memurlarına yönelik soruşturmalar, Frankfurt’ta aynı nedenle görevden alınan memurlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Almanya’nın polis teşkilatındaki ırkçı uygulamalara yönelik bağımsız ve etkili bir soruşturma yapmadığı” şeklinde Almanya aleyhine verdiği karar…
Tüm bu gelişmeler birer tesadüf değil. Aksine, yapısal ve derin bir sorunun varlığına işaret ediyor. Daha geçtiğimiz Eylül 2024’te yayımlanan bir araştırma, polisin “risk değerlendirmelerinde etnik kökeni esas alarak bazı grupları sistematik olarak hedef aldığını” ortaya koydu.
Ve son olarak Solingen… İçimizi yakan o yangın. Dört masum insanın hayatını kaybettiği kundaklama olayında savcı “yabancı düşmanlığı saiki olduğunu gösteren” bir kanıt bulunmadığını ifade etmişti. Ancak “kanıtların saklandığına dair şüphe olduğu” gerekçesiyle emniyet yetkililerine yönelik suç duyurusunda bulunuldu.
Tüm bu yaşananlar yürek burkan bir gerçeği ortaya koyuyor: Irkçılık sadece bireysel bir öfke değil; ihmalle, görmezden gelmekle ve sessizlikle büyüyen yapısal bir sorun. Olayın faili aşırı sağcı görüşler taşıyor, ama asıl sorgulanması gereken şu: Bu radikalleşme nasıl fark edilmedi? Deliller neden zamanında ortaya çıkarılmadı/ çıkarılamadı?
Bugün sormamız gereken soru şu: Irkçılıkla mücadelede gerçekten samimi miyiz? Yoksa sadece düzenlediğimiz onlarca etkinlikle, dağıtılan binlerce broşürle vicdanımızı mı rahatlatıyoruz? Bilhassa emniyet gibi devlet kurumlarının bu mücadelede en ön safta olması gerekirken, içlerinde bu tür vakaların yaşanması, kurunun yanında yaş da yanar misali emniyetin yaptığı güzel çalışmaları gölgeliyor, toplumsal güveni temelinden sarsıyor. Bu yüzden sadece etkinliklerle, broşürlerle değil; reformlarla, hesap sorulabilirlikle, şeffaflıkla ve eğitimle ilerlemeliyiz.
Müslümanlar olarak yolumuz, “Hiçbir Arap’ın Arap olmayana, hiçbir beyazın siyaha üstünlüğü yoktur.” diyerek asırlar öncesinden bu çağın hastalığına reçete yazan Peygamberimizin yoludur. Bu nedenle bizler için ırkçılık karşıtı mücadele, sadece insani değil, aynı zamanda imani bir sorumluluktur.
Son söz olarak, Irkçılıkla Mücadele Haftaları farkındalık oluşturmak adına elbette çok kıymetlidir. Ancak sadece bu haftalarla sınırlı kalmamalıdır. Özellikle devlet kurumları bu sorumluluğun en ön safında yer almalı, halkın güvenini kazanmak için samimi adımlar atmalıdır. Aksi takdirde “insan onuru” hepimiz için bir slogandan ibaret kalır. Ve bizler de Müslümanlar olarak bu mücadelede sadece mağdur değil; her daim adaletin, merhametin ve insanlık onurunun savunucuları olmalıyız.