YAZARLAR
Toplumun İbrahimlerle Sınavı
Avrupa’da Müslümanlarla birlikte yaşama meselesi klasik bir “uyum” tartışması olmaktan çıktı. Müslümanlar Avrupa’ya uyum sağladı mı?, İslam Avrupa’ya ait mi, değil mi?, Hangi Müslüman’ı isteriz?, Hangisini istemeyiz? Bu liste böyle uzayıp giderken bugün artık konuştuğumuz şey, istatistiklerle beslenen, güvenlik diliyle “meşrulaştırılan” ve nihayetinde yeni doğmuş bir bebeğin adına kadar uzanabilen bariz bir dışlamadır.
Avusturya’da yayımlanan Integrationsbarometer 2025 verileri, bu gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Avusturyalıların yüzde 68’i Müslümanlarla birlikte yaşamayı olumsuz değerlendiriyor. Aynı toplumda 14 yaş altı kız çocuklarına başörtüsü yasağını destekleyenlerin oranı yüzde 73. Bu rakamlar bir anlık öfkenin değil, yıllar içinde inşa edilmiş kalıcı bir zihniyetin göstergesi.
Bu zihniyet Almanya’da da çok farklı değil. Forsa’nın son araştırmasına göre İslam, Almanya’da en az güvenilen inanç konumunda. Sadece yüzde 7’lik bir kesim İslam’a güven duyduğunu söylüyor. İlginç olan şu: Gençler arasında bu oran daha yüksek. Demek ki sorun “din” değil, dinin nasıl anlatıldığı ve kimin tarafından temsil edildiği.
Siyaset ve medyada Müslümanlar yıllardır aynı kelimelerle anılıyor: Güvenlik, tehdit, paralel toplum, siyasi İslam, İslamcılık… Bu dil, zamanla sadece insanları değil, rakamları konuşturuyor. Ve rakamlar konuşmaya başladığında karşımıza çıkan nefret dolu tablo durumun vahametini ortaya koyuyor.
Bunun en acı örneğini Avusturya’nın Kärnten eyaletinde gördük. Yeni yılın ilk saatlerinde dünyaya gelen bir bebek… Henüz birkaç saatlik. Adını İbrahim koyuyorlar. Ve sosyal medyada bir linç başlıyor. Ne yaptı bu çocuk? Hiçbir şey. Sadece doğdu ve her doğan insanoğlu gibi o da sadece bir isme sahip oldu.
Bu ilk değil. 2018’de yeni yılın ilk bebeği Viyana’da Muhammed olduğunda da benzer saldırılar, hakaretler, nefret paylaşımları yaşanmıştı. Demek ki toplumun, Müslüman isimlerine ve hatta Müslümanların bu ülkede doğmasına yönelik tahammülü giderek daralıyor.
Avrupa bugün Müslümanlara bakarken aslında kendine bakıyor. Ve görünen manzara pek iç açıcı değil. Burada artık entegrasyonu, uyumu, karşılıklı anlayışı konuşmak yeterli değil. Çünkü bir toplum, bebeklere karşı bile merhametini kaybetmişse, sorun “öteki”nde değil, merkezdedir.
Oysaki tıpkı İbrahim ismi gibi her Hak din tarafından kutsal kabul edilen bir Peygamberin adı ayrıştıran değil birleştiren bir unsur olarak görülebilse keşke. Kendinden olanlarla, kendin gibi düşünenlerle aynı yerde yaşamak kabul edelim ki çok daha kolay. Ama Avrupa’nın artık değişen demografik yapısını da dikkate alarak bu nefret dilini bir kenara bırakmasının zamanı gelmedi mi? Müslümanların da “ya bu korkunç rakamlar istatistikler bizlere neler söylüyor, bizim temsilimizde mi bir sorun var, kendimizi anlatamadık mı?” sorularını biraz daha fazla kendine yöneltip gerçek dünyaya biraz daha fazla kendine dersler çıkararak bakması gerekmiyor mu?
Aslında en temel sorun İslam’ın ne olduğu değil, İslam’ın ve Müslümanların kimler tarafından, hangi dille ve hangi niyetle anlatıldığı. Bu yüzden mesele sadece temsil meselesi değil, bir ahlaki eşik meselesi.
Birlikte yaşam, konuşma kadar dinleme cesareti de ister. Çünkü bir toplum, kendini anlatamayanları değil, dinlemeyi reddettiklerini kaybeder.
Ve bu tercih, yalnızca bugünün siyasetini değil, yarının toplumsal hafızasını da şekillendirir. Bugün bir isme tahammül edemeyenler, yarın hangi birlikte yaşam iddiasını savunabilir? Nihayetinde rakamlar konuşur, İbrahimler susar; ama bu sessizlik kimseye iyi gelmez.