“Irkçılık Değil, Takva Üstünlük Getirir”

“Irkçılık Değil, Takva Üstünlük Getirir”

@Shutterstock

Irkçılık, tarih boyunca zulüm ve sömürünün en önemli gerekçelerinden biri oldu. Yüce dinimiz İslam ise bu anlayışı kökten reddederek, üstünlüğü yalnızca takva ile ölçtü.

Fatma Yılkın

İnsanlık tarihi boyunca toplumları derinden etkileyen en yıkıcı düşüncelerden biri şüphesiz ırkçılıktır. Bir insanın doğuştan sahip olduğu özellikler üzerinden üstünlük iddiasında bulunmak, yalnızca bireysel bir yanılgı değil; aynı zamanda toplumsal barışı tehdit eden bir hastalıktır. Irkçılık, insanları ayırır, kalpleri uzaklaştırır ve nihayetinde zulmü meşrulaştıran bir zemine dönüşür.

İnsanlık Tarihinin En Karanlık Sayfaları

Tarihsel süreçte bu düşüncenin farklı biçimlerde ortaya çıktığını görmek mümkündür. Antik çağlarda Yunan, Roma ve Mısır toplumlarında egemen gruplar kendilerini doğal olarak üstün görmüş, diğer toplulukları ise ikinci sınıf insanlar olarak değerlendirmiştir. Bu anlayış, zamanla köleliği ve sömürüyü meşrulaştıran bir ideolojiye dönüşmüştür. Daha sonraki dönemlerde ise özellikle 19. yüzyılda sözde bilimsel teorilerle desteklenen ırkçılık, Avrupa merkezli bir üstünlük anlayışını beslemiştir. Sosyal Darwinizm gibi yaklaşımlar, bazı ırkların diğerlerinden daha “ileri” olduğu iddiasını ortaya atarak insanlık tarihinin en karanlık sayfalarına zemin hazırlamıştır.

Bu düşüncenin en uç ve yıkıcı örneklerinden biri olan sömürgecilik döneminde de “medenileştirme misyonu” adı altında yürütülen faaliyetler, aslında ırkçı düşüncenin bir yansıması olarak milyonlarca insanın sömürülmesine neden olmuştur. Tüm bu örnekler, ırkçılığın yalnızca bir fikir olmadığını; aynı zamanda büyük acılara yol açan bir pratik olduğunu açıkça göstermektedir.

Üstünlük Yalnızca Takvadadır!

Dinimiz İslam ise daha ilk günden itibaren bu anlayışı kökten reddetmiştir. Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların aynı kökten geldiğini vurgulayarak üstünlük iddialarının temelsizliğini şu âyet-i kerîme ile ortaya koyar: “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı en çok takvâ sahibi olanınızdır.” (Hucurât suresi, 49:13). Bu ayet, insanlık için evrensel bir ölçü sunar: Üstünlük ne renkte, ne dilde ne de soydadır; üstünlük yalnızca takvadadır. 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bu ilkeyi hayatı boyunca güçlü bir şekilde vurgulamıştır. Veda Hutbesi’nde bütün insanlığa hitaben, “Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” buyurarak ırkçılığın tüm türlerini reddetmiştir. Bu mesaj, sadece bir döneme değil, bütün çağlara hitap eden evrensel bir mesajdır. 

Değerli Olan İnsanın Ta Kendisidir

İslam’ın ortaya koyduğu bu kardeşlik anlayışı, cahiliye döneminin köklü kabilecilik alışkanlıklarını yıkmıştır. Habeşli Bilâl, İranlı Selman ve Rum asıllı Süheyb gibi farklı kökenlerden gelen sahâbîlerin İslam toplumunda en saygın yerlerde bulunması, bu dönüşümün en somut göstergesidir. Bu tablo, İslam’ın insanı kimliğiyle değil, değeriyle değerlendirdiğinin açık bir ifadesidir.

Ancak tarih bize şunu da göstermektedir: Bu ilkeye rağmen, zaman zaman Müslüman toplumlar içinde de ırkçılık eğilimleri yeniden ortaya çıkabilmiştir. Bu durum, İslam’ın değil; insanın zaaflarının bir sonucudur. Dolayısıyla her dönemde insanların bu ilkeyi yeniden hatırlaması ve hayatlarına yansıtması gerekmektedir.

Toplumsal Huzurun Önündeki En Büyük Engel

Bugün de dünya genelinde farklı biçimlerde varlığını sürdüren ırkçılık, toplumsal huzurun önündeki en büyük engellerden biridir. Göç, küreselleşme ve çok kültürlü yaşamın arttığı bir çağda, bu hastalığın daha da tehlikeli sonuçlar doğurabileceği açıktır. Tam da bu noktada İslam’ın sunduğu evrensel kardeşlik anlayışı, insanlık için güçlü bir çıkış yolu sunmaktadır.

Sonuç olarak, ırkçılık yalnızca bireysel bir yanlış değil, toplumsal bir felakettir. İslam ise bu felakete karşı net ve tavizsiz bir duruş sergileyerek insanları aynı değer etrafında buluşturur: Takva, adalet ve ahlâk. Bizlere düşen görev ise bu ilkeyi sadece sözde değil, hayatın her alanında yaşatarak gerçek anlamda bir kardeşlik toplumu inşa etmektir.