Aile

“Çocuklara Dinî Eğitimi Vermek Ailenin Sorumluluğundadır”

Prof. Dr. Muhiddin Okumuşlar ile din eğitimi ve azınlık toplumların din eğitimine dair konuştuk.
İlknur Küçük
06 Ekim 2022
“Çocuklara Dinî Eğitimi Vermek Ailenin Sorumluluğundadır” Prof. Dr. Muhiddin Okumuşlar @camiahaber

Sayın Okumuşlar*, din eğitimini ve bu eğitime olan ihtiyacı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Din eğitimi temel bir ihtiyaçtır. Çünkü her şeyden evvel insanın fıtri ihtiyacıdır. İnsan inanma ihtiyacı duyar, bunun karşılığı da dindir. Dolayısıyla din eğitimi insan ve toplum açısından düşündüğümüzde insan hakkı olarak karşımıza çıkıyor. Bu anlamda her bireyin kendi dinini öğrenme hakkı ortaya çıkıyor. Burada şunu karıştırmamak gerek: Bunu böyle dile getirdiğimiz de başka dinleri de kabul edip etmemek değildir. Çünkü herkes kendi inandığını doğru sayacaktır. Öncelikle biz burada konuşurken farklı dinlerin olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor. Dünyada çok farklı dinler var. Biz bunu kendi açımızdan doğru bulup bulmamakta serbestiz tabii ki. Dolayısıyla kendi dinini savunan biri, başka bir dini anlatabilir. Herkesin kendi dinini öğrenmesi hak olduğu gibi herkesin kendi dilini öğrenmesi de bir haktır. Bu dinî bir temele dayanmaktadır. Allah Teâlâ diyor ki: İnsanların renklerinin ve dillerinin farklı oluşu Allah’ın ayetidir.[1] Böyle olması Allah tarafındandır. Bu yüzden ana dil çok önemli. Kısacası din öğrenmek haktır.

Bizim gibi Avrupa, Amerika, Kanada gibi Müslümanların azınlık olarak yaşadığı yerlerde hayatlarını sürdüren Müslümanların en çok zorlandığı hususlardan biri din eğitimi ve öğretimi. Bilhassa azınlık Müslümanlarının din eğitimi alması için nasıl bir yol izlenmeli?

Din eğitimi temel ihtiyaçtır dedik, burada dini öğrenirken ailelere çok önemli görevler düştüğünü vurgulamak lazım. Hangi ülkede olursa olsun ister azınlık ister çoğunluk olsun bütün sorumluluk ailededir. Dinî açıdan ailesi bir çocuğa dinini öğretmiyorsa Allah katında sorumlu olacaktır. Bizim burada çıkmaza girdiğimiz nokta ise şu ki genel olarak insan sorumluluktan kaçmayı sever. Durum böyleyken din eğitiminin daha çok devlet tarafından verilmesini talep ediyoruz. Bu talep hem haklı bir taleptir hem de kaçıştır, sorumluluklardan kaçış. Onun için ben öncelikle aile sorumluluğu diyorum.

“DEVLETLER HER AZINLIĞA KENDİ DİNLERİNİ VE KENDİ DİLLERİNİ ÖĞRENME HAKKINI VERMELİDİR.” 

Peki bu konuda devletlerin bir yükümlülüğü yok mu veya bu yükümlülük ne düzeyde?

Tabii, devletleri ayrı düşünemeyiz. Devletlerin sorumluluğuna gelince azınlıkların yaşadığı bir ülkede devletler her azınlığa kendi dinlerini ve kendi dillerini öğrenme hakkını vermelidir.  Zaten son zamanlarda çok kültürlülük denilen kavrama yani, Almanya’nın da “kültürel pedagoji”ye geçmesi bunun örneğidir.

Çünkü burada Hristiyan çoğunluğu var. Ve sadece Hristiyanlık öğretilirse, Yahudi çocuk, Müslüman çocuk, Budist çocuk var bunlar ne olacak. İşte bu anlamda karşımıza çok kültürlü ortamlardaki devlet okullarında din, telkin yoluyla değil, tanıtılması yoluyla işlenmelidir. Diğer taraftan okulda sadece çocuk değil, ülkede yaşayan vatandaşların birbirinin inançlarına anlayışlarına ritüellerine saygılı davranmaları gerektiği anlamında devlet tarafından önem taşıyor. Ama nihai anlamda sorumluluk çoğunlukla aileye düşüyor.  Çocuğun doğumundan itibaren aile sorumlu fakat okullu bir dünyada yaşıyoruz. Ne demek istiyorum? Zorunlu eğitim diye bir şey var. Tabi bu yeni değil 100 yıl kadar eskiye dayanan bir gelenek. Hâliyle çocuklar zorunlu eğitime tabii tutulduğu için din eğitimi, matematik eğitimi, fen eğitimi gibi eğitimleri alırken ister istemez çocuklarda öğrenme biçiminde “okullaşma” diye bir kavram çıkıyor karşımıza.

Bugün bildiğimiz “Okullaşma” sistemi öncesi eğitim nasıldı?

Mesela Hz. Peygamber döneminde çocuklar nerede eğitiliyordu? Anne babaların yanında. Aynı zamanda mescitlerde. Bugünkü bildiğimiz manada okul sistemi, eğitim sistemi yok. Ama sosyal hayatın içerisinde yaşanan bir din ile çocuklar hatta yetişkinler eğitiliyor. Peygamber döneminde sadece çocuk değil yetişkin eğitimi de vardı. Adam 50-60 yaşında Müslüman olabiliyor.  O günden sonra öğrenmeye devam edecek. Peki nerede öğreniyordu bu dini? “Hayatın içinden öğreniyordu.” Hayatın içindeki ana merkez mescit, peygamberimizin mescidiydi. Hem namaz vakti hem namaz dışındaki görüşmeler, konuşmalar, sohbetler orada şekilleniyor. Dolayısıyla böyle bir model var.

Fakat zaman içerisinde İslam tarihine baktığımız da medreseler Nizamiye Medresesi gibi okullar açılmaya başlıyor. Aslında sonradan okullaşmaya başlıyor. Ve sosyal hayatın getirdiği eğitim kurumları yaygınlaşıyor. “Darül Küttab” diyoruz mesela orada da eğitim oluyordu. Bugün bakıyoruz okul var ve okula herkes gitmek zorunda. Neticede böyle bir ortamda çocukların eğitimi ister istemez okulla şekilleniyor. Okulla şekillenen bir yer ile sosyal hayatın içindeki eğitim eş değer değil. Hâliyle de bugünkü eğitimimizi peygamberimizin eğitimi ile eşleyemiyoruz. Farklı bir durum ortaya çıkmış durumda.

Mesela sosyalleşme diye bir olay vardı. Bireyin sosyal hayatı ailede başlar. Biz onlara “sosyalleştirici ajanlar” diyoruz. Kimler sosyalleştirir? İlk önce aile, anne baba, kardeşler, yakın çevre. Sosyalleştirici ajanlar içinde sosyal çevre var. Okulda sosyalleşme ajanlarından birisi. Ancak 200 yıl önce Osmanlı’da okul sosyalleşme ajanı değil. Çünkü herkes okula gitme mecburiyetinde değil. Medreseler var, onlar da sadece devlet adamı yetiştiriyor. Osmanlı toplumunda neresi var? Cami var, camiler mahalle mektebi gibi düşünülebilir. Bunun yanında tekke ve zaviyeler var.  Tekke ve zaviyeleri biz bugün tarikat diye düşünüyoruz. Tekke ve zaviyelerin asıl amacı Selçuklu’dan başlayan halk eğitim yeridir. Dolayısıyla o gün orada da eğitim görülüyor. Ama sadece insanlar orada eğitim görsün diyerek bırakılmıyor. Sosyal hayatta işte bu süreçte önemli bir yerdedir.

Peki, Avrupa’daki Müslümanların sosyalleşme süreci ve dinî eğitimi nerede ve nasıl kesişmeli?

Bu durumda herhangi bir ülkede azınlıkta olan Müslümanlar hem ailede din eğitimi vermek mecburiyetindeler hem de okul eş değeri yerlerde eğitim ortamları oluşturmak zorundalar. Nedir buralar? Avrupa’da camiler sadece namaz kılmak için değil, bir buluşma yeri ve sosyal hayatın odak noktasıdır. Bu camilerin yanında marketi, sosyal tesisleri var ve ek olarak da eğitim merkezi “okul destek kursları” açıyoruz.  Dolayısıyla çocuk orada oturup, orada okuyacak.  5 yıl boyunca çocuk bir okulda okuyor. Okulun bir ortamı var, sınıf sistemi, sırası belki içerisinde yer alan spor tesisi var. Siz onu oradan alıp, çocuğu sadece cami ortamında okuttuğunuz zaman uyumsuzluklar oluşabiliyor. Camide namaz kılmanın yanında, çocuğa camide eğitim yapacağımızı göstermemiz gerekiyor. Artık çocukların din eğitimi görürken yere oturup, rahlede eğitim almaları zorunlu olmamalı. Neden olmamalı? Çünkü rahleye kitap koyup okumak dinî yöremize göre değil. Bu o günün ortamı ile ilgili bir durumdur. Buna devam edebilirsiniz. Ama çocuğun rahat öğrenebileceği ortamı sağlamak gerekiyor. Müslümanların azınlık olduğu yerlerde yetişkinlerin, çocukların eğitim görebilmeleri için cami merkezli bir eğitim merkezi mantığına ihtiyaç var. Ve buraları güçlendirmek, desteklemek tabiri yerindeyse organize etmek gerekiyor.

 

*Prof.Dr. Muhiddin Okumuşlar, Necmettin Erbakan Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Din Eğitimi Anabilim Dalı Öğretim Görevlisidir. Okumuşlar, yurt dışında din eğitimi konusunda akademik çalışmalarda bulunmuştur.

 

[1] Rûm suresi, 30: 22

Reklam (İç Sayfa)

en çok okunanlar

Reklam

Pin It on Pinterest

Paylaş