Steinmeier’in Uluslararası Hukuka Uyma Çağrısı Üzerine
@www.bundespraesident.de/ © Bundesregierung/Guido Bergmann
Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’in, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını “feci bir hata” ve “uluslararası hukuka aykırı” olarak nitelendirmesi, küresel düzende hukukun mu yoksa gücün mü belirleyici olacağı tartışmasını yeniden alevlendirdi.
- ALMANYAGündem
- 25 Mart 2026
İlhan Bilgü
Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının siyasi açıdan “feci bir hata” olduğunu belirtmesi gerçekten de hukuktan ne anlaşıldığını veya hukukun gerektiğinde nasıl bir silah olarak kullanıldığını yeniden tartışmaya açtı. Steinmeier’in, dış politikanın daha pragmatik ve etkili hale gelmesinin uluslararası hukuku bir kenara bırakmak anlamına gelmediğini vurgulaması ve “Uluslararası hukuku ihlal etmeyi ihlal olarak adlandırmamak, dış politikamızı daha ikna edici hale getirmez. Bununla Gazze Savaşı sırasında da uğraşmak zorunda kalmıştık ve İran Savaşı’nda da bununla başa çıkmak zorundayız. Zira bu savaş, bana göre uluslararası hukuka aykırıdır.” şeklinde konuşması İsrail’e şartsız destek veren hükümetin Hristiyan demokrat kanadını da rahatsız etti.
Ama, uluslararası düzenin çatırdadığı, güç siyasetinin ABD ve İsrail eliyle yeniden “meşruiyet” kisvesiyle sahneye çıktığı bir dönemde, Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in sözlerini yalnızca bir görüş olarak değil, aynı zamanda bir vicdan çağrısı olarak görmek gerekir. Bu yüzden Steinmeier’in ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını “siyasi açıdan feci bir hata” ve “uluslararası hukuka aykırı” olarak nitelendirmesi, kurallara dayalı uluslararası sistemin savunusu olarak da değerlendirilebilir.
Zira mesele yalnızca İran değildir. Mesele, dünyanın bundan sonra hukukla mı yoksa kaba kuvvetle mi yönetileceği meselesidir.
Steinmeier’in altını çizdiği gerçek şudur: Uluslararası hukuku ihlal etmeyi, siyasi konjonktür uğruna görmezden gelmek, yalnızca bugünü değil, yarını da zehirler. Bugün “stratejik gereklilik” denilerek meşrulaştırılan her hukuksuzluk, yarın başka bir coğrafyada, başka bir güç tarafından aynı gerekçeyle tekrar edilir. Nitekim bu tekrarlar o kadar zirveye çıktı ki, kimse ABD’den, İsrail’den, Çin’den, İngiltere’den ve Rusya’dan yaptıklarının hesabını sorabilecek cesareti bulamıyor. Halbuki hukuk, seçici uygulanabildiği ölçüde değil; evrensel olduğu ölçüde anlam taşır.
Benzer şekilde kendisi de bir hukukçu olan Hristiyan Birlik Eyalet Grup Başkanı Alexander Hoffmann’ın “uluslararası hukuk terörist rejimlerin kalkanı olmamalı” yönündeki eleştirisi de tehlikeli bir hukuk yorumundan başka bir şey değildir. Eğer bir devletin mutlak ve kesin “iyi” ya da mutlak ve kesin “kötü” olduğu savına göre hukuk uygulanacaksa, ortada hukuk kalmaz; yalnızca güçlünün takdiri kalır. Bu da böyle olmuyor mu? Üstelik, bir devletin “mutlak iyi” veya “mutlak kötü” olduğuna kim karar verecek? ABD mi, AB mi, Çin veya Rusya mı? Dolayısıyla Hoffmann’ın “uluslararası hukuk terörist rejimlerin kalkanı olmamalı” ifadesiyle İran’a saldırıları meşrulaştırmaya kalkışması aslında uluslararası hukukun ihlalinin üstünü örtme ve gerçeklerden kaçma çabasından başka bir şey değil.
Öte yandan, Hristiyan demokratların Grup Başkanı Jens Spahn’ın “hukuki değerlendirme hükümete aittir” yönündeki yetki aşımı çıkışı ise uluslararası hukukun ihlalini örtmek ve bu ihlale sessiz kalmanın da suça iştirak etmek olduğunu tartışma dışına atmaktan başka bir şey değildir. Hükümet görevini yapmıyorsa, Cumhurbaşkanı bu konuda hükümeti görevini yapmaya çağırma yetkisine sahiptir. Bu yetki aşımı değil aksine vicdani sorumluluğu ifa etmektir.
Velhasıl, Steinmeier’in söylediği gibi: “Uluslararası hukuku ihlal etmeyi ihlal olarak adlandırmamak, dış politikamızı daha ikna edici hale getirmez.”