Zaman Yolculuğu: Evvel Refîk Ba’del Tarîk

Zaman Yolculuğu: Evvel Refîk Ba’del Tarîk

@Shutterstock

Salih ameller, yolculuk boyunca hayatta kalmamızı sağlayan erzaklarımızdır. Erzaksız bir yolcu fazla mesafe katedemez; erzağınız ne kadar çoksa yol üzerinde kalma direnciniz de o kadar artar.

Dr. Ahmet İnam

İnsanoğlu var olduğu günden beri sürekli bir hareket, bir arayış ve bir gidiş hâlindedir. Bu durum çoğunlukla mekânsal bir yer değiştirme olarak algılansa da aslında varoluşun en temel gerçeği şudur: Zamanın kendisi bir yoldur. Mekân üzerinde yürümek, koşmak ya da durmak bizim irademize bağlıyken, zaman yolu üzerindeki akış durdurulamaz. İster koşun ister yatın; ister iman edin ister nankörlük… “zaman yolculuğu” her halükarda kesintisiz bir şekilde devam etmektedir.

Ancak bir yolun sadece var olması yetmez; ona rengini ve değerini veren, yolcunun bilincidir. Yolun adını koyduğunuzda, o yol bir anlam kazanır. Allah katında insanın üzerinde “aktığı” yola iki isim verilmiştir: Hak ve batıl. Yol aynı yol; niyet, hedef ve yol bilinci ise farklıdır.

Hazırlık Süreci ve “Akletmek” Fiili

Dünyevi bir yolculuk gibi düşündüğümüzde, insanın ergenlik (mükellefiyet) dönemine kadar olan süreci bir yol hazırlığıdır. Çocuklukta, anne ve baba tarafından verilen iman, ahlak, ilim ve hayâ gibi değerler bu, hazırlığın niteliğini belirler. Ancak çocuklukta çok iyi hazırlanmış birinin önüne ileride şer çıkıp yoldan sapabileceği gibi, hazırlıksız birinin de Allah’ın lütfuyla doğru yolu bulması mümkündür. Buradaki can alıcı nokta, yolun bilincine varmak yani “akletmeye” başlamaktır.

Allah’ın kelamı Kur’ân-ı Kerîm’de akıl, durağan bir obje veya nesne olarak değil; daima “akletmek” şeklinde bir fiil olarak zikredilir. Akletmek dinamik bir süreçtir. Doğru bir şekilde akleden insan, bu sürecin sonunda mutlaka Yaratıcısını bulur, yani doğru yoldadır. Eğer bulamamışsa veya O’na ortaklar koşarak nankörlük etmişse, aslında gerçek anlamda akletmiş sayılmaz.

Yolun Rehberleri ve Büyük Engeller

İnsanlık tarihi boyunca, doğru yolda kalmak ya da saptıktan sonra onu yeniden bulabilmek için Allah rehberler göndermiştir. Peygamberler ve kitaplar, bu muazzam yolculuğun en güvenilir rehberleridir. İnsan ne zaman bu rehberleri dinlemekten vazgeçtiyse batıl yollara sapmıştır. Yüce Allah; Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Kur’ân-ı Kerîm ile kıyamete kadar geçerli olacak son ve evrensel rehberliği insanlığa sunmuştur. Bu rehberleri takip edip etmemek ise insanın cüzi iradesine bırakılmıştır.

Bu uzun yürüyüşte yolcunun karşısına büyük engeller çıkar. Bu engellerin ilki ve en büyüğü, A’râf suresi 16 ve 17. ayetlerde belirtildiği gibi, insanın “halifeliği hak etmediğini ispatlamak” için saldıran şeytandır: “İblîs dedi ki: ‘Bundan böyle benim sapmama izin vermene karşılık, ant içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.”

Özellikle bu yolda sizinle aynı çizgide yürüyen bir insana (inancı ve kimliği ne olursa olsun, imanda kardeş veya kanda kardeş) zararınız dokunursa bilin ki bu da şeytanın vesvesesinden kaynaklanır. Çünkü onun asıl gücü insanlar arasında, insani ilişkilerdeki “süslemelerinde” ve “saptırmalarındadır.”

İkincisi ise insanın kendi nefsidir. Üstelik bazı engeller günah veya şer kılıfıyla gelmez; bazen “çocuklar, eşler, makamlar ve dünya nimetleri” gibi güzel ve sevimli kılıflarla da sunulabilir ki, bu da insanın imtihanının kendisidir. Al-i İmrân suresi 14. ayette şöyle buyrulur: “Nefsânî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, soylu atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici kılınmıştır. İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki [yolun sonunda] varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.” 

Eğer bu sevgiler insanı yola devam etmekten alıkoyuyor veya onu “başıboş gezenlerden” kılıyorsa, günaha sürükleyen nefsin isteği doğrultusunda sessiz bir sapmaya neden oluyor demektir.

Bazen de engel gibi görünen zorluklar (imtihanlar), mümin kul için aslında birer hayır kapısıdır (şerden sonra gelen hayır misali). Nitekim yol boyunca insan başına nelerin gelebileceğini bilemez; buna göre tedbirli ve dikkatli yürür, bir engel çıktığında önce sabreder ve yine akleder.

Yolun Erzağı: Salih Amel

Zaman içinde sapmak; akletmeyi bırakmak, salih amelsiz kalmak ve büyük günah işlemektir. İşlenen (küçük veya büyük) günahlar Mümini / Müslümanı akletmekten ne kadar uzaklaştırırsa, zamanın bir yol olduğu bilincinden de o kadar saptırır. Bu bilinci hayatta tutmanın yegane yolu salih ameller (ibadet, sadaka, yardım vb.) ve tövbedir.

Salih ameller, yolculuk boyunca hayatta kalmamızı sağlayan erzaklarımızdır. Erzaksız bir yolcu fazla mesafe katedemez; erzağınız ne kadar çoksa yol üzerinde kalma direnciniz de o kadar artar. Eğer geçmişte yeterince erzak toplanamadıysa veya erzağı kaybetmişseniz (günah işlemek) bile ümitsizliğe kapılmaya gerek yoktur. Yolculuk devam ettiği sürece, durumun farkına varıldığı an (yani akledildiğinde), duraklanan ilk “kervansarayda” erzakları tazelemek (salih amel) veya tövbe ile yola yeniden güçlü bir şekilde koyulmak her zaman mümkündür.

Yolun Sonu: Zamansızlık 

Dünya üzerindeki tüm yollar doğası gereği geçicidir ve bir gün nihayete erecektir. Zaman yolu bittiğinde ise insanı çok farklı bir boyut beklemektedir. Nihai yolculuğun sonu, aslında zamansızlıktır. Ebediyet (ahiret hayatı) artık yürünen bir yol değil; varılan, ulaşılan ve daima göz önünde bulundurulması gereken nihai hedefin kendisidir. 

Yolumuz açık olsun!