Mahkeme Salonlarında Kaybolan Irkçılık

Mahkeme Salonlarında Kaybolan Irkçılık

Almanya’da ırkçı şiddet denildiğinde akla genellikle slogan atan kalabalıklar, yanan mülteci yurtları ya da açıkça nefret suçu olarak tanımlanan saldırılar geliyor. Oysa asıl sorun çoğu zaman sokakta değil, mahkeme salonlarında ve resmî kayıtlarda başlıyor. Çünkü ırkçılık yalnızca işlenmiyor; yargı önüne geldiğinde tanınmıyor, adlandırılmıyor, sonunda da görünmez kılınıyor.

Mahdi bin Nacer’in öldürülmesi bunun çarpıcı bir örneği. Açıkça Neonazi kimliğiyle bilinen, evinde Nazi sembolleri, Hitler konuşmaları ve SS literatürü bulunan bir kişi, bir mülteciyi silahla öldürüyor, cesedini parçalıyor ve nehre atıyor. Buna rağmen mahkeme bu cinayette ırkçı bir saik görmüyor. Böylelikle ırkçılık dosya dışına itilerek dosya adi bir cinayet vakası olarak kayıtlara geçiyor. Dosya bu haliyle kapatılmak istendi ancak karar bozuldu ve dava yeniden görülecek.

Burada bir durup sormak gerekiyor: Irkçılık tam olarak acaba ne zaman başlıyor? Failin evini gamalı haçlarla mı donatması gerekiyor? Kurbanın ölmeden önce “beni bir yabancı olduğum için öldürüyor” demesi mi bekleniyor? Ya da failin mahkemede “onu yabancı olduğu için öldürdüm” demesi mi bekleniyor? Irkçılık, ancak mahkemenin görmek istediği biçimde ortaya çıktığında mı var kabul ediliyor?

Mahdi bin Nacer dosyasında dikkat çeken yalnızca verilen ceza değil. Dikkat çeken, ırkçılığın neredeyse bilinçli bir şekilde dosyanın dışına itilmesi. Ailenin sürece geç dahil edilmesi, davanın hızla sonuçlandırılması, failin “dindar bir Hristiyan ve aile babası” olarak sunulması…Dahası, mahkeme failin ırkçı olduğunu kabul ediyor; ancak bu ırkçılığın bu cinayette rol oynamadığını iddia ediyordu. Tüm bunlar, cinayetin ideolojik boyutunu tartışmayı gereksiz bir ayrıntı gibi gösteren bir yaklaşımın parçası.

Benzer bir tablo, Rahma A.’nın öldürülmesiyle ilgili davada da karşımıza çıkıyor. 26 yaşında, Almanya’da bir gelecek kurmaya çalışan genç bir kadın, aylar süren tehditlerin ardından komşusu tarafından öldürülüyor. Tehditler, kapıya atılan tekmeler, korku… Ancak mahkeme sürecinde ırkçılık ya da İslamofobi ihtimali baştan tali bir mesele olarak ele alınıyor, burada da vaka, anlaşamayan komşular arasında bir kavgaya indirgeniyor. Oysa bir ihtimalin kanıtlanmamış olması, hiç sorgulanmaması gerektiği anlamına gelmiyor.

Rahma A. davasında da failin psikolojisi, stresi, yaşadığı zorluklar uzun uzun anlatılıyor. İşsizlik, uykusuzluk, ruhsal çöküş… Kurbanın kim olduğu ise neredeyse tali bir bilgiye indirgeniyor. Ölenin genç, göçmen, Müslüman bir kadın olması, şiddetin yönünü ve biçimini anlamak açısından ciddi bir veri olarak görülmüyor.

Burada mesele, her cinayete otomatik olarak “ırkçı” etiketi yapıştırmak değil. Mesele, göçmenler ve Müslümanlar söz konusu olduğunda ırkçılık ihtimalinin sistematik biçimde ötelenmesi. Fail Alman olduğunda bireysel psikoloji devreye giriyor; fail göçmen olduğunda ise kültür, din ve ideoloji sorgulanıyor.

Irkçılık bazen bağırarak değil, susarak iş görür. Bazen gamalı haçla değil, mahkeme kararlarının satır aralarında kendini gösterir. Ve bazen de bir cinayetin ardından en hızlı kaybolan şey, işlenen suçun toplumsal ve siyasal bağlamıdır.

Mahkeme salonlarında kaybolan şey sadece deliller ya da gerekçeler değil. Kaybolan, göçmenlerin hayatının eşit değerde olduğu fikridir. Kaybolan, bu toplumda kimin korunmaya değer, kimin “talihsiz bir olayın kurbanı” olarak görülmesidir.

Geçen sayılarda yazmıştım saldırıya uğrayan ibadethaneler camiler olmasaydı yine aynı tepkisizlik mi olurdu diye bu iki cinayet davası da yine aynı soruları aklıma getirdi. Şiddet olaylarında bir failin “Allahu ekber” diye bağırması, gazete manşetlerine “İslamcı saldırı” olarak taşınması için yeterli oluyor. Neonazi kimliğine dair sayısız emare bulunan bir katilde ise ırkçı cinayet motifini sorgulamaya gerek bile duyulmuyor. Kimse manşete taşıma gereği duymuyor.

Irkçılık, yalnızca birini öldürmekle sınırlı kalmıyor. Irkçılık, öldürüldükten sonra bu ölümün nedenlerini inkâr etmekle tamamlanıyor. Ve tam da bu yüzden, asıl yüzleşme sokakta değil; karar cümlelerinin kurulduğu mahkeme salonlarında başlamalıdır.