YAZARLAR
Sıradan Bir Hayat Neden “Tehdit” Sayılıyor?
Geçtiğimiz günlerde bazı medya organlarında IGMG bünyesindeki helal sertifikasyon çalışmalarına ilişkin yayımlar yapıldı. Yayınlarda Müslümanlar için tamamen olağan ve meşru bir dinî pratik olan helal tüketim, sanki gizli bir siyasi ajandanın parçasıymış gibi aktarıldı. Oysa mesele son derece açık; helal, Müslümanlar için bir dinî vecibedir. Bu tür faaliyetleri “siyasal İslam” tartışmalarıyla ilişkilendirmek hem gerçeği çarpıtmakta hem de meşru bir alanı yapay biçimde sorunsallaştırmaktadır.
Bu sorun ise yalnızca helal konusuna özgü değil. Bu minvalde Almanya İslam Konseyi (Islamrat), yakın zamanda bir belgesel hakkında resmî şikâyette bulundu. Bu belgeselle ilgili uzman görüşü raporunun tespiti de son derece çarpıcıdır: Belgesel sözlü olarak İslam ile “İslamcılık” arasında ayrım yaptığını ifade etse de görüntü dili, kurgu ve konu seçimi bu ayrımı pratikte ortadan kaldırıyor. Sonuç olarak ortaya; Müslüman görünürlüğünü, dinî katılığa, bunu İslamcılığa, ordan şiddete ve nihayetinde toplumsal tehdide iletildiği bir zincir halkası ortaya çıkıyor. Bu zincirin her halkası bir öncekini meşrulaştırarak milyonlarca sıradan Müslüman’ı kolektif bir şüphe altında bırakıyor.
Mesele yalnızca medyayla da sınırlı kalmıyor. Fransa Senatosu geçtiğimiz hafta eski İçişleri Bakanı Bruno Retailleau’nun hazırladığı “İslamcı sızma ile mücadele” yasa teklifini kabul etti. Tasarı; derneklerin idari kararla daha kolay feshedilebilmesini, ibadethaneler üzerinde valilik denetiminin genişletilmesini, malvarlığı dondurma yetkilerini ve “Cumhuriyetin temel ilkelerine saldırı” adıyla yepyeni bir suç tanımını içeriyor. Tasarıya yönelik eleştiriler dikkat çekicidir ki tasarıdaki suç tanımının son derece muğlak ve geniş yoruma açık olduğu, pratikte Müslüman toplulukları hedef alan bir araç hâline gelebileceği vurgulanıyor. Fransa’da uzun süredir tartışılan güvenlik ve laiklik söylemi üzerinden Müslüman yurttaşları yeniden damgalayan bu girişim, sadece bir ülkenin iç meselesi değil; Avrupa genelinde yükselen tehlikeli bir eğilimin somut ifadesidir. Retailleau’nun bizzat dile getirdiği “İslam ile İslamcılık arasında ayrım yapmak gerekir” tespiti doğrudur. Ne var ki hazırlanan yasal çerçeve bu ayrımı muhafaza edemeyecek denli geniş bırakılmıştır. Muğlak tanımlar, iyi niyetli uygulamalar için değil; keyfi müdahaleler için zemin hazırlar.
Din Özgürlüğü Herkese Aittir
Şunu açıkça ifade etmek istiyorum ki dinî gerekçeli aşırılıkçılığa karşı mücadele meşrudur, gereklidir ve desteklenmesi gereken bir hedeftir. Ancak bu mücadele, Müslümanların gündelik dinî hayatını hedef alarak yürütülemez. Din özgürlüğü yalnızca Müslümanları değil; demokratik hukuk devletinin meşruiyetini ilgilendirir. Bir topluluğun olağan dinî hayatını sistematik biçimde şüpheyle ele almak, tüm inançlar için geçerli olması gereken özgürlük ilkesine karşı çıkmak demektir. Bugün Müslümanların ibadetine çekilen sınır, yarın başkalarının vicdanına çekilecek sınırın habercisidir.
Avrupa’da yirmi milyondan fazla Müslüman yaşıyor. Bunlar bu toplumların ayrılmaz parçaları; vergisini ödeyen, çocuğunu okula gönderen, komşusuyla iyi ilişkiler kuran, toplumun her alanında yer alan yurttaşlar. Aşırılıkçılıkla mücadelede en değerli ortak, Müslüman toplulukların kendisidir. Müslümanları problemin kaynağı olarak konumlandırmak, bu ortaklığı imkânsız kılar. Bir Müslüman’ın sıradan hayatı tehdit sayıldığında, tehdit altındaki yalnızca o Müslüman değildir. Tehdit altındaki, herkes için eşit geçerli olması gereken özgürlüklerin ta kendisidir.
Öte yandan teşkilatımız nezdindeki çalışmalar başarıyla sürüyor, IGMG Eğitim Şuramızdan, 4. Avrupa Hafızlık Yarışmamıza değin her biri alanında çok değerli çalışmalarımızı tamamladık. Şimdi ise hac ve kurban çalışmalarında yine Allah’ın izni ve yardımıyla iş birliği yaptığımız kurumlarımızla birlikte çok güzel çalışmalara imza atacağımıza inanıyorum. Rabbim camilerimizden, bölgelerimize, Merkezimize değin bu ve diğer değerli hizmetlerimizde emeği geçenlerden razı olsun.