YAZARLAR
Zulüm, Yasaklar ve Umut Arasında İnsanlık
Kış ayının gelmesiyle Gazze’de bebeklerin soğuktan vefat ettiği, çocukların çadırlarda biriken suların içinde uyumaya çalıştığı görüntüler yine insanlığımızdan utandığımız kareler olarak hafızalara kazındı. Gazze’de yaşananlar artık sadece bir çatışmanın değil, küresel vicdanın iflasının adıdır. Öyle ki, İsrail’in, Birleşmiş Milletler’e bağlı yardım kuruluşu UNRWA ofislerinin elektrik ve suyunun kesilmesini öngören tasarıyı onaylaması, bu iflasın yeni bir tezahürüdür. UNRWA, milyonlarca Filistinli mültecinin hayata tutunduğu son uluslararası nefes borusudur. Bu kurumu ve bölgede zor şartlar altında insani yardım çalışmaları yürüten kişi ve kurumları hedef almak, yardım faaliyetlerini durdurmakla kalmaz; açlığı, susuzluğu ve çaresizliği kurumsallaştırmak anlamına gelir. Bölgede bu gelişmeler yaşanırken, bir diğer yanda Birleşmiş Milletler’de kararlar alındı. BM Genel Kurulu’nda 164 ülke “Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını” teyit etti, bu yönde oy kullandı. Evet en azından uluslararası düzeyde adil kararlar alınmaya çalışılıyor, fakat sahada değişen bir şey olmuyor. Kâğıt üzerindeki adalet, sahadaki zulmü durdurmaya yetmiyor. Hukuk var ama işletilmiyor; adalet var ama uygulanmıyor. İşte bu nedenle Filistin meselesi, sadece bir coğrafyanın değil, insanlığın ortak imtihanı olmaya devam ediyor.
Benzer bir adaletsizlik, farklı biçimlerde Avrupa’nın göbeğinde de karşımıza çıkıyor. Belçika’da Gent Camiler Birliği’nin, Doğu Flanders bölgesindeki devlet okullarında uygulanan başörtüsü yasağına karşı Danıştay’a başvurması; Avusturya’da başörtüsü yasağının yeniden gündeme gelerek, uygulamaya geçilmesi, bize şunu gösteriyor: Yasakçı zihniyet, hâlâ “özgürlük” kavramını kimin için geçerli gördüğünü seçiyor. İnanç özgürlüğünü kısıtlayan bu anlayış, toplumsal ayrışmayı derinleştirir, güvensizliği besler. Bir toplum, farklılıklarıyla birlikte yaşama iradesini kaybettiğinde, kaybeden tüm toplum olur.
Avustralya’da Bir Ahmed
Bu üzücü gelişmeler yaşanırken, Avustralya’da yaşanan Hanuka saldırının ortasında ortaya çıkan bir detay insanlığın hâlâ umuda dair bir sözü olduğunu bizlere yeniden hatırlattı. Saldırganı durduran kişinin bir Müslüman olması, inancın hayatı sona erdirmekle değil hayatı korumakla, yaşatmakla anlam kazandığını bir kez daha gösterdi. Ahmed’in kendi canını hiçe saydığı bu davranışı vicdanlarda yankı bularak; terörün, şiddetin, zulmün dinî olmadığını bir kez daha gözler önüne serdi.
Tam da böylesi bir zamanda, kalplerin huzura davet edildiği mübarek üç aylara girdik. Zulmün, yasakların, kutuplaşmaların ve nefretin arttığı bir dünyada; dua, merhamet ve kardeşlik çağrısı ve duaları her zamankinden daha anlamlıdır. Üç aylar, sadece bireysel arınmanın değil, insanlığın ortak selameti için yakarışın da zamanıdır. Dualarımızda Gazze’yi, zulüm altındaki tüm halkları ve insanlığın birliğini unutmamalıyız.
Bu umudu ve güzelliği besleyen alanlardan biri de sanat. Sabah Ülkesi Kültür Sanat Derneği tarafından düzenlenen “Sabahın Renkleri” Ebru Sergisi’ni, Genel Merkez binamızda gerçekleştirmiş olmamız bu açıdan daha kıymetlidir. İki hafta sürecek Sanat Haftası boyunca sergiler, atölyeler ve söyleşilerle geleneksel İslam sanatlarının estetik ve düşünsel derinliği yeniden hatırlatılıyor.
Zulüm karşısında suskunluğun, yasaklar karşısında sessizliğin normalleştirildiği bir dünyada; tüm vicdan sahipleri sözünü, duasını ve duruşunı daima diri tutmak zorundadır. Çünkü adalet ancak bu şekilde sağlanır, insanlık anlam kazanır.