YAZARLAR
Pasaportunla Fiyatlandırılmak
İsviçre’nin Pruntrut kentindeki açık yüzme havuzu, yabancı ziyaretçilere iki kat giriş ücreti uygulamasıyla gündeme geldi. Belediye bu kararı güvenlik kaygılarıyla gerekçelendiriyor. Geçen yaz komşu Fransız bölgelerinden yoğun ziyaretçi akını yaşanmış, cinsel taciz, saldırgan davranış ve şiddet olayları nedeniyle polis müdahaleleri gerçekleşmiş, yaklaşık 20 kişiye giriş yasağı uygulanmıştı. Yirmi kişi. Yüzlerce, belki binlerce ziyaretçi arasından yirmi kişi sorun çıkarmış. Peki bu yirmi kişinin bedeli kim ödüyor? Yanıt: “Yabancı” diye etiketlenen herkes.
İşte burada durup düşünmek gerekiyor. Bir toplumun güvenlik sorununu çözmek için bireysel sorumluluk yerine kolektif cezalandırma yolunu seçmesi, hukuk devleti anlayışıyla bağdaşmaz. Suç işleyeni tespit et, cezalandır, gerekirse yasakla. Ama pasaportu ya da ikamet belgesi farklı diye herkesi aynı kefeye koyamazsın. Belediye başkanı, yeni düzenlemelerin belirli bir milliyeti hedef almadığını söylüyor. Ama “İsviçre’de yaşamıyor musun? O zaman iki katını öde” demek, pratikte aynı kapıya çıkıyor. Kâğıt üzerinde milliyete değil ikamete bakıyor olabilirsiniz; ama bölgenin coğrafyası ve sosyal gerçekliği göz önüne alındığında bu ayrımın kimi vurduğu son derece bellidir.
Tam bu noktada Köln’den bir haber daha geliyor. Almanya’nın en önemli simgelerinden Kölner Dom, 1 Temmuz 2026 itibarıyla turistlerden 12 Euro giriş ücreti almaya başlıyor. Gerekçe bu sefer sürdürülebilirlik: yıllık yaklaşık 16 milyon Euro işletme maliyeti ve 2019’dan bu yana art arda açık veren bütçe. İbadet için gelenler yine de ücretsiz girebilecek; indirimli bilet ise öğrenci ve gençlere tanınacak. Buradaki fark önemli ve altını çizmek gerek: Köln’deki uygulama herkese eşit. Fransız turist de, Türk turist de, Alman vatandaşı da aynı kasaya aynı parayı bırakıyor. Tartışılabilir mi? Elbette. Bir katedrali gezmek için bilet kesmek bazılarına doğru gelmeyebilir. Ama en azından bu uygulama, insanı pasaportuna göre sınıflandırmıyor. İşte Pruntrut ile Köln arasındaki temel fark bu: Biri herkesten eşit pay istiyor, diğeri belirli bir gruba ceza kesiyor.
Irkçılık Yalnızca Avrupa’nın Sorunu Değil
Türkiye’de de tablo farklı değil; hatta kimi zaman daha da çarpıcı. Ordu’nun Boztepe semtindeki teleferik, bunun en somut örneklerinden biri. Karadeniz’in gözde noktalarından o güzel tepede, aynı teleferiğe binen, aynı manzaraya bakan iki insan farklı bilet ücreti ödüyor: biri Türk vatandaşı diye, diğeri yabancı uyruklu diye. Pruntrut’takinden tek farkı, havuzun değil teleferiğin fiyatının değişmesi.
Öte yandan bunun tam tersi de yaşanıyor. Türkiye’nin pek çok tatil beldesinde yerli turistten daha yüksek fiyat talep eden işletmeler, “yabancıdan döviz kazanalım” mantığıyla hareket ediyor. Bodrum’da, Antalya’da, Kapadokya’da aynı yatak için ödenen fiyatlar bazen pasaportun rengine göre değişiyor. Türk vatandaşları kendi ülkelerinin sahillerinde “yerli için” diye özel bir fiyat listesi aramak zorunda kalıyor. Her iki tablo da ayrımcılık. Her iki tablo da haksızlık. Yabancıya fazla fiyat uygulamak ne kadar yanlışsa, yerli vatandaşa kendi topraklarında ikinci sınıf muamelesi yapmak da o kadar yanlış.
Irkçılık ve ayrımcılık yalnızca Avrupa’nın sorunu değil; onlar bize baktıklarında biz de kendimize bakmak zorundayız. İsviçre’deki havuz skandalına haklı olarak kızıyoruz. Ama Boztepe’deki teleferik bileti önünde, Ege kıyısındaki plajda, Kapadokya’daki pansiyonda aynı refleksi gösterebiliyor muyuz?
Doğru ilke basit ve evrenseldir: Bir hizmetin kapısından gireceksen, o kapının önünde herkese aynı kurallar uygulanır. Köln gibi herkesten eşit pay istemek tartışılabilir; ama Pruntrut gibi belirli bir grubu pasaportuna bakarak cezalandırmak kabul edilemez. Bunu İsviçre’deki belediye başkanına söylerken, aynı cümleyi Karadeniz kıyısındaki belediyeye, Akdeniz’deki otele de söyleyebilmeliyiz.
Ayrımcılık coğrafya tanımaz. Ona karşı duruş da tanımamalı.