Hayat

“Bilin ki Dünya Hayatı Ancak Bir Oyun ve Eğlenceden İbarettir.”

İlahiyatçı yazar Doç. Dr. Fatma Karahan Bayraktar, Camia Gazetesi Redaksiyon ekibinden Tuba Yelken ile “Genç-İz” tefsir halkasında bir araya geldi. Yazar, “Cennete koşanlar” konu başlığındaki programda Hadîd suresi 20-21.ayetler hakkında yorumlarda bulundu.
Tuba Yelken
26 Nisan 2024
@shutterstock

Soru: Rabbimiz Hadîd suresi 20. ve 21. ayetlerinde “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra da çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap yahut Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” buyurmuştur. Yine En’âm ve Ankebût suresinde Cenâb-ı Hakk buna benzer ifadelerde bulunuyor.

Özümüzde unutkanlık olduğundan, Allahu Teâlâ bizlere bu ayetlerde neyi hatırlatmak istiyor? 

Cevap: Rabbimiz bu dünya hayatının geçiciliğini, asıl yurdun ise ahiret yurdu olduğunu hatırlatıyor. Bu dünyanın oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu, gösterişli, şaşaalı, celbedici yönüne aldanıp asıl kulluk görevimizi unutmamamızı istiyor. Öyle ki Rabbimiz evlatlarımızı dahi onlar dünyanın süsü diye nitelendirmiş. İnsanoğlu zaaflarını unutuyor ve dünya hayatına dalabiliyor. Mal, makam, şöhret duygusu, ahiret duygularımızın önüne geçebiliyor.

Bu zaaflar dönem dönem değişebiliyor. İnsanoğlu dün evlat, at, inci mercan ile övünürken, yaşadığımız çağda ise bilinmek, tanınmak, takip edilmek istiyor. Halbuki evlatların değeri güzel yetiştirildiğinde, malların ve zamanın değeri ise Allah yolunda infak edildiğinde kıymet kazanıyor.

Soru: Büyük düşünürler, filozof ve alimler dünya hayatını tarif ederken mutluluk üzerine çokça durmuşlar. Örneğin Aristoteles “Mutluluk insanların en yüksek arzusu ve hevesidir.”demiş.

Bu hayatta her insan bir şekilde mutluluğu arıyor. Peki bu geçici hayatta Müslümanlar mutlu olabilir mi, yoksa bu mutluluğu biz ancak ahirete mi yaşayacağız? 

Cevap: Herkes mutluluğun peşinde, mal isterken, evlat isterken, sevilmek isterken, mutlu olmaK amaçlanıyor. Sadece bizler bazen mutluluk ile hazzı karıştırabiliyoruz. Mutluluk kalıcı bir duygu iken, haz çabuk geçen bir duygu. Misal bir mal veya eşya aldığımızda hazza ulaşıyoruz onu insanlara gösterdiğimizde veyahut daha kasadan ayrılmadan o duygu geçebiliyor. Bu haz duygusu ile daha çok, daha da çok almaya tüketmeye yöneliyoruz zira haz duygusu doyumsuzdur.

Oysa mutluluk ve saadet duygusu haz duygusundan çok farklıdır. Bir caminin inşaatına hayırda bulunmak insana kalıcı huzur verir. O camiyi yirmi sene sonra gördüğünüzde katkıda bulunduğunuz aklınıza gelir ve huzur bulursunuz. Müslüman kardeşinin derdiyle dertlenmek, bazen onlar için ağlamakta insana huzur verir. Bu modern dünyanın dayatmasına inat, hasene ile onlara bir şey yapmak bize iyi gelir.

Şu da bir gerçek ki, Rabbimiz bizlere huzur dolu bir dünya vaat etmedi. Bakara suresi 155. ayette buyurduğu üzere “Sizi biraz korku, biraz açlık, biraz maldan, biraz candan ve hâsılattan eksiklik ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!”

Soru: Hadîd suresi 20. ayetin devamında “küffar” kelimesi geçiyor. Bizler küffarı kâfir kelimesinin çoğulu anlamında biliyoruz. Fakat burda başka bir anlamda kullanılmış. Rabbimiz bize nasıl bir örnek vermiş? 

Cevap: Kur’ân-ı Kerîm ilk nazil olduğu dönemde bu kelime çiftçiler için kullanılmış bir kavram. Toprakla tohumu örtmek gizlemek anlamına geliyor. Kur’an literatüründe ise kâfirlerin gerçeği ve hakikati örtme kapatma ve gizleme manasına geliyor. Haz duygusuyla karşı karşıya kalındığında insan hakikatten uzaklaşmaya, darda olanları ve zulüm altında olanları görmeyerek kâfirlere benzeyeceğine vurgu yapıyor.

Soru: Sıralamayla baktığımızda önce sert bir yargı var, dünya hayatının oyun ve eğlenceden ibaret olduğuna dair. Ardından çiftçilerin toprağı örtmesi gibi kâfirlerinde hakikati örttüklerine dair bir benzetme var ve sonunda bir hükme varılıyor. Ayet şu şekilde sonlanıyor: “Ahirette ise çetin bir azap yahut Allah’ın bağışlanma ve hoşnutluğu vardır.” Bu bağışlanma ile günahlarımızı sıfırlamak mümkün mü? 

Cevap: Rabbimiz bizlerden günahlarımızı sıfırlamamızı beklemiyor. Varmak değil, yolda olmak. Mükemmel olmak değil, mükemmelin yolunda olmak. Günahsız olmak değil, günah işlediğinde tövbe edebilmek. Rabbim bizleri mükemmel olduğumuz için değil, Gaffûr olduğu için, Tevvab olduğu için ve bağışlamayı çok sevdiği için bağışlıyor. İnsanlarda zaten sıfır günah kabiliyeti de yoktur. İnsanoğlu günah işler, ihlasla tövbe eder, o günaha tövbeli olsa dahi başka günaha meyilli olur. İnsanız unutkanız. Eksiğiz kusurluyuz. Günah işlediğimizde Hz. Âişe validemizin duasını demeliyiz: “Rabbim sen affedicisin, affı seversin, bizleri de affeyle.”

Zilzal suresinde geçtiği üzere ‘’Kim zerre ağırlığınca iyilik işlerse mükâfatını zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun hesabını görecektir. ’Rabbimiz katında hiçbir iyilik iğne ucu kadar dahi olsa ziyan olmuyor. Yine yapılan ufak bir kötülükte cezasız kalmıyor zira Rabbimizin adaleti tecelli buluyor. Yeter ki bizler mukim ve güçlü bir şekilde hayır yolunda olalım, zira nefsimiz bizleri ömrümüzün sonuna kadar kötülük yaptırmaya çalışacak.

Soru: Allah’ın müjdesi gecikmiyor. 21. ayette şöyle geçmekte: “Genişliği gökle yerin genişliği gibi olup Allah ve peygamberine iman edenler için hazırlanmış cennete ve Rabbinizin bağışlanmasına erişebilmek için yarışın. Bu Allah’ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük ve lütuf sahibidir.” Bizler bu ayetten ne gibi dersler çıkarmalıyız? 

Cevap: Burada bir yarış var bizler için. Bu yarış hazla, oyunla, hevesle, makamla, mevkiyle veya evlat çokluğuyla, mal çokluğuyla değil. Rabbinin affına ve cenneti kazanma adına yapılan bir yarış var. Neticede insanoğlu olarak dünyanın süslerine eğilimli ve meyilliyiz. Rabbimiz Tebük savaşına katılmayana üç sahabe için Tevbe suresinde “Rabbine tövbe edip cevap bekleyen o sahabeler için yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi.” Bizlerde de olur, bazen eşle bazen evlatla bazen aile ve malla imtihan oluruz. Yeryüzünün genişliğine rağmen dünya bizlere dar gelir. Rabbimiz kullarının cenneti hedeflemelerini, orayı gaye edinmelerini istiyor. Zira cennetinde bizlere artık korku yok orada daralma hüzün yok diye müjdeliyor.

Soru: Aslında bu hayat mücadelesini bir yarış atının durumuna benzetebiliriz. Bazen koşuda at yorulur düşer. Fakat düştüğü yerden kalkar ve koşuya devam eder. Müslümanlarda aynı o yarış atına benzerler. Bazen yorulur, düşer, tekrar ayağa kalkıp koşuya yani yarışa devam ederler. Gayrimüslimlerin hayatlarına baktığımızda ise, onlar rahattır. Onların o rahatlıklarına özenmemek lazım, zira onlar imtihan dışı olduklarından yarış dışındalardır. Bu yüzden yorulmazlar. Onlar rahattadırlar.

Cevap: Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle geçer: “Onlara verdiğimiz nimetlere gözünü dikip bakma.” ayeti nazil olunca, Efendimiz (s.a.v.) nişaneli atları sevdiği halde başını kaldırıp bir daha o atlara bakmamış. Ve bizler evlatlarımızı yetiştirirken zorlanan, bunalan olabiliriz, fakat yarışmada olmak yorulmayı gerektirecek. Sonunda mükâfatın olduğu bir yorgunluk, kıymetli bir yorgunluktur. Bu yarışmada herkesin limiti sınırlı. Zira mükâfatın her birimizin imtihanı farklıdır. Her zorlu imtihan bizleri daha güçlü kılıp başarıya götürecektir. Her birimizin ihtiyacını ancak Rabbimiz biliyor. Hakikati anlamak için insanın zorluğa da ihtiyacı vardır. Konfor insanı üretken yapmaz. Aksine zorluklar insanı üretken yapar ve başarıya götürür. İmtihan kavramı arapça kökenli ve şu anlama geliyor: “Kıymetli taşların etrafındaki tozun toprağın vurularak arıttılması.” demektir. Bazen evlatla, malla, canla, açlıkla, darlıkla imtihan oluruz ki özümüz ortaya çıksın. Eskiden alimler imtihan olunmadıklarında üzülüp “Acaba Rabbimiz bizleri unuttu mu” diye dert edinirlermiş. Rabbimiz ancak sevdiği kulu imtihana tabi tutar.

Reklam (İç Sayfa)

en çok okunanlar

Reklam

Pin It on Pinterest

Paylaş