Gençlerin İsyanı, Hükümetlerin Hesapsızlığının Sonucu Değil mi?!

Gençlerin İsyanı, Hükümetlerin Hesapsızlığının Sonucu Değil mi?!

Yaklaşık bir aydır özellikle Fransa’da gençler, eğitim ve sosyal adalet talebiyle sokaklara döküldü. Gençlerin bu haykırışına sendikalar da katılınca, ülkede hafta sonları tam bir kaos yaşanır oldu. Fransa’da alevlenen bu kıvılcım kısa sürede Belçika, İspanya, İtalya ve Arnavutluk’a da sıçradı; gençler seslerini sokaklarda gür bir şekilde duyurma yolunu seçti.

Gençlerin eğitim ve geçim protestoları, aslında yıllardır biriken sosyal adaletsizliğin bir dışavurumudur. Fransa’da başlayıp eğitim taleplerini aşarak geçim sıkıntısına, düşük ücretlere, emeklilik politikalarına ve derinleşen adaletsizliğe uzanan bu protestoların Avrupa hükümetlerine ciddi bir ihtar niteliğinde olması gerekir. Ancak görünen o ki hükümetlerin derdi sosyal adaleti nasıl inşa edeceklerinden ziyade, bu adaletsizliği adaletmiş gibi nasıl ambalajlayıp sunabilecekleridir.

Ne var ki gençler, bu haklı isteklerini yer yer şiddet eylemleriyle gölgeliyorlar. Yağma ve yakıp yıkma olayları, onları haklıyken suçlu konumuna düşürüyor. Siyasetçiler de tam olarak bu fırsatı kollayarak kendi kusurlarını örtbas etmek adına meseleye yalnızca kırılan camlar, yakılan araçlar ve polisle yaşanan çatışmalar üzerinden bakmayı tercih ediyor.

Bu kadar genç neden bu denli öfkeli? Okulunda öğretmen bulamayan, kalabalık sınıflarda eğitim almaya çalışan, mezun olduktan sonra bile geçim kaygısıyla boğuşan bu gençler neden geleceklerini sokaklarda arıyor? sorularını sormuyorlar.

Baksanıza, gençlere, yıllarca çalışıp üretmiş ve hayatlarını bu ülkelere adamış emekliler ile hâlen alın teri döken işçiler de katıldı. Bugün genç bir insanın üniversiteyi bitirmesine rağmen makul bir ücretle iş bulamaması, iş bulsa bile kira ve temel ihtiyaçlarını karşılayamaması, geleceğe dair ümidini iyiden iyiye törpülüyor.

Almanya’dan bakılacak olursa tüm bunların arkasında güya göçmenlik yatıyor! Olayları çıkaranların göçmenler olduğu iddia ediliyor. Bu sakat ve hasta bakış açısı, sorunu çözmek bir yana dursun, daha da karmaşık hâle getiriyor.

Almanya, kendi eğitim sisteminin başarısızlığı PISA sonuçlarıyla tescillendiğinde utancından başını öne eğse de burada da asıl suçlu olarak göçmenleri görme kolaycılığına kaçıyor. Fransa’daki olaylarda da suçu göçmenlerin sırtına yükleyerek işin içinden sıyrıldığını sanıyor.

Sorumluluktan kaçan bu sığ ve kolaycı söylemler, Almanya’nın eğitimdeki aksaklıklarını, derinleşen toplumsal sorunları, okullardaki öğretmen eksikliğini veya okul binalarının bakımsızlığını gideremediği gibi eğitim bütçesini de dengelemeye yetmiyor. Fransa bile bir hükümet olarak kendi sorumluluğunu kısmen kabul ederken, Almanya’nın olaylara sırf “Almanca” bir kibirle yaklaşması son derece düşündürücü değil mi?

Unutulmamalıdır ki hükümetlerin ve medyanın aslî vazifesi gençleri susturmak ya da göçmenleri hedef tahtasına oturtmak değil, uyguladıkları politikaların acı sonuçlarıyla yüzleşmektir. Zira gözden çıkarılan her okul, karşılanmayan her öğretmen ihtiyacı, geçim sıkıntısıyla ezilen her aile ve umudunu kaybeden her genç, yarın patlamaya hazır toplumsal bir bombaya dönüşecektir.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, ülkenin en faşizan yayınlarını yapan sözde liberal medyasının “Almanya’yı da kaos bekliyor, göçmenler bu ülkeyi de yakacak!” diye tempo tutmasına ne demeli? Allah Allah!