YAZARLAR
Avrupa Özgürlük Adına Kendi Değerleriyle Çelişiyor
@yz
Avrupa siyasetinde tuhaf bir tiyatro oynanıyor: Kürsülerden özgürlük, eşitlik ve kadın hakları anlatılıyor; ardından başörtüsünü yasaklayan kanunlar ve genelgeler geliyor. Demek ki hürriyetin de artık bir kıyafet yönetmeliği var! İşin daha garip tarafı, bu uygulamaların özgürleştirme adı altında dünya piyasasına pazarlanması.
Avusturya’da 14 yaşını doldurmamış kız öğrencilerin okullarda başörtüsü takması yasaklanırken Belçika’da başörtülü öğretmen Hadija Amajoud, dinî sembollere ilişkin düzenleme nedeniyle işini kaybetti. İtalya’da okullarda burka ve nikaba yönelik yasaklar gündeme gelirken Fransa’da Marine Le Pen, başörtüsünü de kamusal alanda yasaklama vaadini yeniden ortaya attı. Hukuki kapsamları farklı olsa da bu gelişmeler, Müslümanların dinî kıyafetlerinin siyasetin merkezine yerleştiğini gösteriyor.
Mesele yalnızca kanun metinlerinden ibaret değil. Devletin belirli bir kıyafeti sürekli sorun olarak göstermesi, o kıyafeti taşıyan insanları da hedef hâline getirebiliyor. Her sokak saldırısını doğrudan hükümet politikalarına bağlamak elbette doğru olmaz. Ancak siyasi söylemlerin toplumsal algılar üzerindeki etkisini görmezden gelmek de safdilliktir.
Bakın, Berlin’de 3 Ekim’de başörtülü 25 yaşındaki bir kadının hakarete ve fizikî saldırıya uğraması, bu tablonun acı örneklerinden biri. Mart ayında ise 16 yaşındaki başörtülü bir kızın örtüsü zorla çekilmiş, genç kız boğulma tehlikesi yaşamıştı. Berlin’de 2025 yılında 975 Müslüman karşıtı olayın belgelenmesi ve vakaların bir önceki yıla göre yüzde 51 artması da düşündürücü.
İnsan ister istemez soruyor: Siyasetçiler başörtüsünü kamusal hayatın dışına itmeye çalışırken sokaktaki bazı kişiler bu kadınları neden hedef alıyor? Elbette her saldırının sebebi aynı değil; fakat ayrımcı söylemlerin normalleşmesi, önyargıları besleyen bir iklim oluşturabilir.
Laiklik, tarafsızlık ve entegrasyon önemli kavramlardır. Fakat bu kavramlar, bir kesimin haklarını daraltmanın otomatik gerekçesi olamaz. Kadınları baskıdan kurtarmak adına onların ne giyeceğine devlet karar veriyorsa, bir baskı biçiminin yerine başkasını koymuş olmuyor mu?
Kadının özgürlüğü, yalnızca çoğunluğun uygun gördüğü tercihlerde bulunabilmesi değildir. Sırf başörtülü olduğu için bir kadını eğitimden veya mesleğinden mahrum bırakmak da aynı ciddiyetle sorgulanmalıdır.
Avrupa, özgürlük iddiasını korumak istiyorsa farklılıklara tahammül etmeyi de öğrenmelidir. Aksi hâlde yasakları özgürleşme diye sunarken kendi değerleriyle çelişen bir siyaset üretttiğinin farkında olması gerekiyor. Hürriyetin ölçüsü, insanları birbirine benzetmek değil, farklılıkları içinde haklarını güvence altına almaktır.
Kısacası Avrupa, özgürlük adına başörtülü kadınları dışlarken kendi demokratik ilkeleriyle ters düşüyor. Başkasını özgürleştirdiğini sanırken kendi değerleriyle çelişmek, olsa olsa bugünün Avrupa siyasetinin en hazin ve garip tecellisi oluyor.
