YAZARLAR
Zaman ve Mekân İdraki
Geçen yüzyılın Türkiye’sinde, fikir dünyasının öne çıkan ve sevenleri tarafından kendisine “üstad” payesi verilen Necip Fazıl, “Gençliğe Hitabe”sine “zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” şuurunda bir gençlik diye başlamaktadır. Kadim değerlerin ihya edilerek istikbalin inşasına memur kıldığı gençliğin, zaman ve mekân şuuruna sahip olması gerektiği inancındadır. “Zaman ve mekân” mefhumu, insanın yeryüzünde bedensel mevcudiyetinin kaçınılmaz bir gerekliliğidir. Belli bir çağ ve belli bir coğrafyanın içine doğulmaktadır. Bu hakikati ifade babında, geleneğimizde insan “İbnu’l Vakt” olarak isimlendirilmiştir. Yani insan; “zamanın çocuğu”dur. Bu tanımda dikkat edilmesi gereken husus, “zamanın çocuğu” ile “zamane çocuğu”nun birbirine karıştırılmamasıdır. Elbette zamanı kendisine bende (kul, köle) kılmayanlar, kendileri zamanın esiri olmaktan kurtulamazlar. Zamanı bende kılmak, onun değerlerine teslim olmamak ve direnmekle mümkündür.
Bireysel hayatın akışında, bu teorik bilgilerin gerçekliğe tekabülü hep zor olmaktadır. İçine doğduğumuz bir çağın ve coğrafyanın, zihniyetimizin ve şahsiyetimizin şekillenmesine yönelik etkisinden kaçınmak mümkün değildir. Bu şartları aşmanın yolu dahi, o şartlar ile yüz yüze gelmeyi gerektirmektedir. İnsan, anlamadığını aşamaz. Aşmak için anlamak gerekmektedir. Elbette bu söylediklerimiz, günübirlik hayatın akışında kaybolmuşlar için bir anlam ifade etmez. Varoluşsal sancılara ve fikri çilelere gark olmuş kişiler için ise, anlamak ve sonrasında aşmak yaşamanın gayesidir.
Buraya kadar yazılan soyut mevzuları, somutlaştıracak olursak; bizler moderniteden postmoderniteye evrilen bir zamanın ve dünyanın gidişatını şekillendiren Batı coğrafyasının çocuklarıyız. Bizden kastımız; “Avrupalı Müslümanlar”dır.
Aklın objektifliğini yitirdiği, subjektif olan aklın tahta oturtulduğu bir dönemdeyiz. Teknik tabirle rasyonalizmden, rölativizme geçilmektedir. Hakikatin akılla bilinebildiğine dair aydınlanmanın iddiasındaki boşluğu, hakikatin öznesinin insan olduğu ve kişiden kişiye değiştiğine dair düşünce doldurmaktadır. Hakikatin ne olduğuna dair bireyin algısının öne çıkarılmasıyla, bizatihi hakikat geri planda kalmakta ve hatta herkese göre değişen yapısıyla adeta buharlaşmaktadır. Bu bilgi anlayışının etkisine giren toplumsal yapı, en büyük yıpranmayı ortak değerlerin hükmünü yitirmesiyle yaşayacaktır. Bireyselleşmeyi hızlandıracak olan bu hal, toplumsal çözülmeyi hızlandıracak ve bireyin yalnızlığına ivme kazandıracaktır. Hakikat üzerine konuşmanın anlamını yitirmeye başladığı bir çağda, başlı başına sadece algı ve anlayışları aşan bir mutlak hakikatin var olduğunu söylemek dahi büyük bir efor harcamayı gerektirecektir. “Büyük anlatılar”ın ve evrensel iddiaların çöküşünü yaşadığımız bu ortamın, insanlığı ulaştıracağı çıkmaz sokak; nihilizm ve bunun sonucu olan hedonizmdir.
Bu ise, bizi insan olma hüviyetinden çıkaracak bir neticedir.