YAZARLAR
Macaristan’da Bir Devrin Sonu
Macaristan’da 12 Nisan’da seçimler tamamlandı. Seçim sonuçları, yalnızca bir iktidar değişimi değil, uzun süredir tartışılan bir siyasi modelin sandıkta sorgulanması anlamına da geliyor. 16 yıldır ülkeyi yöneten Viktor Orbán, ilk kez açık ve net bir yenilgiyle karşı karşıya kaldı. Rakibi Péter Magyar ise yalnızca seçimi kazanmadı; aynı zamanda yeni bir siyasi yönün temsilcisi haline geldi.
Orbán’ın yenilgisinin sebebi tek bir konuya indirgenemez. Ancak haberlere ve kamuoyuna yansıdığı kadarıyla ekonomik sorunlar, yolsuzluk ve sistem eleştiriler ve 16 yıl boyunca aynı liderin iktidarda kalmasının getirdiği siyasi yorgunluk. Bunlara bir de dış politika eklendi. Macar halkının büyük çoğunluğu Avrupa Birliği içinde kalmayı ve ilişkilerin düzelmesini isterken, Orbán’ın yıllardır sürdürdüğü Brüksel karşıtı çizgi toplumla giderek daha fazla mesafe oluşturdu, ki Avrupalı liderler de seçim sonuçlarını memnuniyetle karşıladı.
Orbán döneminin en belirleyici başlıklarından biri göç meselesiydi. 2015 sonrası Avrupa’daki mülteci krizinde Macaristan, sınırlarına tel örgüler çeken ve sert güvenlik önlemleri uygulayan ilk ülkelerden biri oldu. Orbán, özellikle Müslüman göçmenlere karşı geliştirdiği söylemle dikkat çekti. “Avrupa’nın Hristiyan kimliğini koruma” vurgusu ve göçmen karşıtı bu sert dil, kısa vadede siyasi kazanç sağlasa da uzun vadede toplumda kutuplaşmayı derinleştirdi.
Orbán’ın dış politikası yalnızca Rusya ile ilişkiler üzerinden değil, İsrail ile kurduğu özel bağ üzerinden de şekillendi. Özellikle Benjamin Netanyahu ile olan yakın ilişkisi, Macaristan’ı Avrupa içinde İsrail’e en güçlü destek veren ülkelerden biri hâline getirdi. Bu durum, özellikle Gazze ve Filistin meselesinde Avrupa içinde ortak tutum oluşturulmasını zorlaştıran unsurlardan biri olarak değerlendirildi. Nitekim Orbán’ın seçim kaybı, bazı yorumcular tarafından Benjamin Netanyahu açısından da “Avrupa’daki önemli bir siyasi dayanağın zayıflaması” olarak görülüyor.
Péter Magyar’ın başarısının arkasında yalnızca Orbán karşıtlığı yoktu. Asıl fark, kurduğu siyasi modelde ortaya çıktı. Diğer muhalefet partileriyle klasik ittifaklara girmek yerine “Tisza Adaları” adı verilen yerel örgütlenmeler kurdu. Adaylarını kariyer siyasetçilerinden değil; doktor, öğretmen ve iş insanlarından seçti. Bu yaklaşım, siyaseti yeniden “gündelik hayatın sorunlarına” bağladı.
Bu nedenle seçim sonucu, sadece bir lider değişimi değil, siyaset yapma biçiminin değişimi olarak da okunmalı.
Avrupa’ya dönüş mü?
Seçim sonrası Avrupa’dan gelen mesajlar oldukça net. Ursula von der Leyen’in “Macaristan Avrupa’yı seçti” sözleri, bu değişimin nasıl okunduğunu açıkça ortaya koydu. Gerçekten de bu seçim, Macaristan’ın Rusya ile yakın ilişkilerinden uzaklaşıp Avrupa ile yeniden uyum arayışına girebileceği yeni bir dönemin kapısını aralıyor.
Ancak asıl soru şu: Bu sadece bir iktidar değişimi mi, yoksa sistemsel bir dönüşüm mü?
Magyar’ın elindeki güçlü çoğunluk, anayasa değişikliği dahil geniş bir reform alanı sunuyor. Eğer bu güç, demokratik kurumları güçlendirmek için kullanılırsa Macaristan, Avrupa’da “geri dönüş hikâyesi” yazabilir. Ve belki de en önemlisi: Bu seçim, Avrupa’da uzun süredir yükselen popülist sağ dalganın ilk büyük geri çekilişlerinden biri olarak tarihe geçebilir.
Orbán kaybetti. Ama asıl mesele şu: Onun temsil ettiği aşırı sağ siyaset gerçekten kan kaybediyor mu, yoksa sadece şekil mi değiştiriyor? Bu sorunun cevabı, sadece Macaristan’ın değil, Avrupa’nın geleceğini de belirleyecek.