Kâbe’ye Yürüyen İnsanlık

Kâbe’ye Yürüyen İnsanlık

@Shutterstock

Hac, insanın Rabbine yeniden yönelişidir. Hazreti Âdem’in yeryüzüne inişiyle başlayan mahcubiyet, tevbe ve bağışlanma arayışı; asırlardır Kâbe’ye doğru yürüyen milyonların ortak duasına dönüşmüştür. Kâbe ise yalnızca bir mabed değil, insanlığın ilk gözyaşının ve ilk mağfiret umudunun taşıdığı kadim merkezdir.

Hakkı Barutçu

İnsanlık tarihinin en kadim yolculuklarından biri, hatta belki de en eskisi, Kâbe’ye doğru yapılan yolculuktur. Hazreti İbrahim aleyhisselâmın Kâbe’ye yönelişi bunun en açık örneklerinden biridir. Hatta ondan da önce, Cenâb-ı Hakk’ın atamız Hazreti Âdem aleyhisselâmı yaratıp yeryüzüne indirmesiyle başlayan süreçte de yine Kâbe’ye doğru bir yöneliş vardır. Bu sebeple Kâbe’ye yapılan yolculuk, insanlığın en eski yönelişi, en eski arayışıdır. İnsanlık tarihinin başından beri insanlar aynı merkeze doğru yürümektedir.

“Ümmü’l-Kurâ”

Cenâb-ı Hak bu yolculuğu bazı kullarına nasip eder. Hazreti İbrahim’e, “İnsanlar arasında haccı ilan et.” buyurmuş; o da insanlığı Allah’ın evine çağırmıştır. Ve insanlar asırlardır bu çağrıya icabet ederek kimi yürüyerek, kimi uzak diyarlardan türlü vasıtalarla o mübarek merkeze doğru akıp gelmiştir.

Çünkü orası sıradan bir yer değildir. Cenâb-ı Hak orayı “Ümmü’l-Kurâ”, yani “şehirlerin anası” olarak isimlendirmiştir. Adeta yeryüzünün merkezi gibidir. Hatta bazı rivayet ve yorumlarda, kara parçalarının ilk ortaya çıktığı noktalardan biri olduğu ifade edilir. Bu yüzden Kâbe hem en kadim merkezdir hem de insanlığın ortak yöneliş noktasıdır.

Allah Teâlâ bütün peygamberler aracılığıyla insanlığa aynı hakikati göndermiştir. Peygamberlerin davetleri farklı değil, özünde aynıdır. Hepsi insanı Rabbine kulluğa, teslimiyete ve ahiret yurduna çağırmıştır. Cenâb-ı Hak, insanı neden yarattığını anlatmış; onu esenlik yurdu olan cennete davet etmiştir.

“İnsan O’na Muhtaçtır”

İnsan şu kâinata baktığında Rabbinin azametini görür. Gürleyen semaya, yeşeren ağaçlara, toprağa düşen yağmura, kurumuş toprağın yeniden dirilişine baktığında bütün bunları yaratan kudretin büyüklüğünü hisseder. Etrafımızdaki her şey bize Allah’ı anlatır; O’nun kudretini, rahmetini ve cömertliğini gösterir. İnsan bütün bu nimetleri görünce Rabbine karşı derin bir hayranlık ve sevgi hisseder. Sonra kendi kendine sorar: “Ya Rabbi, bunca nimetin karşılığında ben sana ne verebilirim?”

Fakat insan şunu anlar ki aslında kendisine ait hiçbir şeyi yoktur. Tepeden tırnağa Allah’a aittir. Varlığı da nimeti de nefesi de O’ndandır. İnsan zaten O’na muhtaçtır; hatta O’na karşı kendisini borçlu hisseder. Ama bu borcu nasıl ödeyecektir? Cenâb-ı Hak, bizim O’nun mülküne bir katkı sunamayacağımızı bildirir. Biz Allah’ın kudretine bir şey ekleyemeyiz. O hâlde kul ne yapacaktır?

HAYAT | 29 Ocak 2025 İnsan Gider…

İnsanın Arayışı

İşte insanın asıl arayışı burada başlar: “Ya Rabbi, ben sana yaklaşmak istiyorum. Senin rızanı nasıl kazanabilirim? Senin sevgine nasıl ulaşabilirim?” İnsan bazen sevdiğinin dikkatini çekmek isteyen biri gibi çırpınır. Fakat Allah’ın huzurunda kulun acziyeti bundan çok daha büyüktür. Çünkü insan, bunca güzelliği yaratan Rabbine hayrandır ama O’na layık bir karşılık sunacak gücü kendinde bulamaz.

Üstelik insan bazen Rabbine karşı kusurlu yaşamıştır; O’nu ihmal etmiş, gaflete düşmüş, günah işlemiştir. Bu da kalpte daha büyük bir mahcubiyet meydana getirir. İşte Hazreti Âdem aleyhisselâmın yeryüzüne inişindeki ruh hâli budur: mahcubiyet, pişmanlık ve yeniden Rabbine dönebilme arayışı…

Cenâb-ı Hak ona eşini vermiş, cenneti ikram etmiş, nimetlerini sunmuştu. Fakat o, yasak karşısında hata etti. Sonra büyük bir mahcubiyetle yeryüzüne indi. Rivayetlerde Hazreti Havva validemizin de başka bir yere indirildiği anlatılır. Böylece ikisi de ayrı ayrı, mahzun ve pişman hâlde Rabbini arayarak dolaştılar.

Kâbe Yolcusu

İşte Kâbe yolculuğunun psikolojisi burada başlar. Kâbe’ye gitmek; “Ya Rabbi, ben bugüne kadar istediğim kadar güzel bir kul olamadım. Eksiklerim, yanlışlarım, günahlarım oldu. Ama şimdi yeni bir başlangıç yapmak istiyorum.” diyebilmektir. Hac, kulun Rabbinin kapısını yeniden çalmasıdır. “Geçmişi silip yeni bir sayfa açabilir miyim? Affedilebilir miyim? Temizlenebilir miyim?” diye Rabbine yönelmesidir.

Kul, Kâbe’de aslında şunu arar: Rabbine yeniden yakın olabilmeyi…

Hac, sıradan bir yolculuk değildir. O; insanlığın ilk sürgününü, ilk gözyaşını, ilk pişmanlığını ve ilk bağışlanma arayışını taşıyan büyük bir kulluk yürüyüşüdür. Kâbe’ye doğru atılan her adım, aslında Hazreti Âdem aleyhisselâmın yeryüzüne inişiyle başlayan kadim hikâyenin yeniden hatırlanmasıdır.

Hazreti Âdem ve Havva validemiz yeryüzüne indiklerinde bu geliş, bir seyahat ya da yeni bir hayat kurma arzusu değildi. Bu, işlenen hatanın ardından gelen ilahî bir sürgündü. Cenâb-ı Hak buyurmuştu: “Hepiniz oradan inin!” (Bakara suresi, 2:38)

Cennet, eksiksizliğin mekânıydı. Orada açlık yoktu, susuzluk yoktu, güneşin yakıcılığı yoktu. Cenâb-ı Hak Hazreti Âdem’e şöyle buyurmuştu: “Şüphesiz sen burada ne acıkırsın ne çıplak kalırsın. Ne susarsın ne de güneş altında kavrulursun.” (Tâhâ suresi, 20:118-119)

“Dünya; Emeğin, Yorgunluğun, Ayrılığın Yurdu”

Fakat dünya böyle değildi. Dünya; emeğin, yorgunluğun, ayrılığın, özlemin ve imtihanın yurduydu. Hazreti Âdem aleyhisselâm yeryüzüne mahcubiyetle indi. Günahın ağırlığı omuzlarındaydı. Rivayetlerde Hazreti Havva validemizin de başka bir yere indirildiği anlatılır. Böylece insanlık hikâyesi aynı zamanda bir ayrılıkla başladı.

İşte hac yolculuğunun ilk psikolojisi burada gizlidir: mahcubiyet…

Kul, Rabbine karşı eksik kaldığını hisseder. Yıllarını gafletle geçirmiş olmanın yükünü taşır. İçinde şu arayış vardır: “Rabbimle aramı yeniden nasıl düzeltebilirim?”

Hazreti Âdem aleyhisselâm da bunu arıyordu. Dolaştı, ağladı, yakardı. Nihayet Cenâb-ı Hak ona vahiy gönderdi: “Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı; Allah da onun tevbesini kabul etti.” (Bakara suresi, 2:37)

İnsanlığın ilk mabedinin temeli işte bu bağışlanma ümidiyle atıldı. Hazreti Âdem’in, Rabbine kulluk etmek ve yeniden yakınlaşmak için taş üstüne taş koyduğu o yer, daha sonra Hazreti İbrahim aleyhisselâm tarafından yükseltilecek olan Kâbe’nin temeli oldu.

Bu yüzden Kâbe yalnızca taşlardan oluşan bir bina değildir. O, insanlığın hafızasıdır; ilk pişmanlığın, ilk tevbenin ve ilk mağfiretin hatırasıdır.