Araçsallaşan Aklın Gölgesinde Hakikati Aramak

Araçsallaşan Aklın Gölgesinde Hakikati Aramak

Modern zamanların en büyük kırılmalarından biri, aklın mahiyetine dair yaşanan daralmadır. Bugün akıl, çoğu çevrede yalnızca bir araç olarak görülmektedir. Daha fazla üretmek, daha hızlı tüketmek ve daha etkin hükmetmek için kullanılan bir mekanizmadır. Bu yaklaşım, aklı hakikati arayan bir rehber olmaktan çıkarıp, çıkarların hizmetine sunuyor. Böylece insan, kendi elleriyle inşa ettiği sistemlerin içinde, anlamını yitirmiş bir varlığa dönüşüyor.

Araçsal akıl, sürekli “nasıl” sorusunu sorar. Nasıl daha çok kazanırım, nasıl daha güçlü olurum, nasıl daha fazla haz elde ederim. Fakat bu akıl, “neden” sorusuna yabancıdır. Hayatın anlamı nedir, insan neden yaratılmıştır, sorumluluklarımız nelerdir gibi temel meseleler bu anlayışta geri plana itilir. Neticesinde ise ortaya çıkan tablo, teknik bakımdan ilerlemiş, lakin hikmetten ve ahlaktan uzak bir dünyadır. İnsanın iç dünyası ihmal edilirken, dış dünyası kontrol altına alınmaya çalışılır.

Oysa İslam’ın akla yüklediği anlam bundan çok daha derindir. İslami anlamda akletmek, sadece hesap yapmak veya fayda üretmek değildir. Akletmek, tefekkür etmek, ibret almak ve varlığın ardındaki ilahi hikmeti kavramaya yönelmektir. Kur’an’da sıkça tekrar edilen “Hiç akletmez misiniz?” hitabı, insanı salt düşünmeye değil, hakikati idrak etmeye davet eder. Bu idrak, akıl ile kalbin birlikte işlemesiyle mümkündür. Zira kalpten yoksun bir akıl, yönünü kolayca şaşırır. İslam düşüncesinde akıl, vahiy ile birlikte anlam kazanır. Vahiyden bağımsız bir akıl, pusulasını kaybetmiş bir yolcu gibidir. Doğru ile yanlışı ayırt etme kabiliyeti zamanla bulanıklaşır. Buna karşılık vahyin rehberliğinde işleyen bir akıl, sadece dünyayı imar etmekle kalmaz, aynı zamanda insanın ahiretini de inşa eder. Bu nedenle akletmek, bireysel çıkarları arttırmak değil, adaleti gözetmek, hakkı savunmak ve kul olma bilincini derinleştirmektir.

Bugün Müslümanların önünde duran önemli meselelerden biri, araçsal aklın cazibesine kapılmadan sahih bir akletme anlayışını yeniden diriltmektir. Bilim ve teknoloji üretmek elbette kıymetlidir. Ancak bu üretimin hangi değerler üzerine bina edildiği daha da önemlidir. Aksi takdirde akıl, insanı yüceltmek yerine onu kendi kurduğu düzenin esiri hâline getirebilir. Sonuç olarak, aklı yalnızca bir araç olarak görmek onu eksiltir. Oysa akıl, insanı hakikate ulaştıran ilahi bir nimettir. Bu nimetin hakkını vermek ise, onu vahyin ışığında, kalbin rehberliğiyle işletmekten geçer. Ancak o zaman akıl, insanı hem dünyada hem de ahirette selamete taşıyan bir pusula olabilir.