YAZARLAR
İslam Dünyasında Otoriterlik
Ahmet Kuru’nun “İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık” adlı eseri, son yıllarda İslam dünyasının içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve entelektüel sorunları açıklamaya çalışan en dikkat çekici çalışmalardan biridir. Farklı dillere çevrilmiştir. Kitap, yalnızca akademik çevrelerde değil, Müslüman aydınlar arasında da önemli tartışmalara yol açmıştır. Bunun temel sebebi, yazarın meseleyi dış faktörlerden önce Müslüman toplumların kendi tarihsel tecrübeleri üzerinden açıklamaya çalışmasıdır. Sorunların kaynağını sadece dış mihraklara bağlamanın konforuna sığınmamıştır.
Kuru’nun temel tezi, İslam’ın özünde otoriterlik veya geri kalmışlık üreten bir din olmadığıdır. Ona göre asıl sorun, tarih içerisinde ortaya çıkan ve özellikle 11. yüzyıldan itibaren güç kazanan ulema-devlet ittifakıdır. Yazar, İslam’ın ilk asırlarında daha bağımsız bir ilim çevresinin, canlı ticari hayatın ve farklı fikirlerin varlığından söz eder. Buna dair başta Ebu Hanife olmak üzere, birçok alimi örnek gösterir. Ancak zamanla siyasal iktidar ile dinî otoriteler arasında kurulan yakın ilişkinin özgür düşünceyi, bilimsel üretimi ve ekonomik dinamizmi zayıflattığını savunur. Sonuç olarak Müslüman toplumlar, dünya tarihindeki öncü konumlarını kaybetmiş ve giderek daha otoriter yönetimlerin hâkim olduğu bir yapıya sürüklenmiştir.
Kitabın en güçlü yönlerinden biri, Müslümanların karşı karşıya bulunduğu sorunları sürekli dış etkenlerle açıklama alışkanlığını sorgulamasıdır. Kuru, sömürgecilik, emperyalizm ve günümüzdeki küresel güç ilişkileri gibi faktörlerin etkisini kabul etmekle birlikte, iç muhasebenin ihmal edilmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu yaklaşım, aslında İslam’ın insanı ve toplumu sürekli hesaba çekmeye çağıran ahlaki anlayışıyla da uyumludur.
Kitabın eleştiriye açık tarafları da vardır. Her şeyden önce İslam dünyası çok farklı tarihsel ve kültürel tecrübelere sahip geniş bir coğrafyayı ifade etmektedir. Bu nedenle tek bir açıklama modelinin bütün bölgeleri ve dönemleri kapsaması kolay değildir. Ayrıca ulema sınıfının tarih boyunca yalnızca siyasal otoriteyi meşrulaştıran bir rol oynadığı izlenimi de tam anlamıyla adil görünmemektedir. Nitekim 11. yüzyıl sonrasında da İzzeddin b. Abdüsselam ve İbn Teymiyye gibi isimler, gerektiğinde siyasi otoriteye karşı çıkabilmiş ve ilmî bağımsızlığın tamamen ortadan kalkmadığını göstermiştir. Bununla birlikte bu örnekler, Kuru’nun işaret ettiği genel eğilimin mi yoksa istisnaların mı daha belirleyici olduğu sorusunu ortadan kaldırmamaktadır.
Nihayetinde Ahmet Kuru’nun kitabı, bütün tezleri tartışmaya açık olsa da önemli sorular sormaktadır. Müslümanların bugün ihtiyaç duyduğu şey, bu soruları öfke veya savunmacılıkla karşılamak değildir. Bilakis özgüvenli bir şekilde değerlendirmektir. Çünkü medeniyetler ancak kendi eksiklerini görme cesareti gösterebildikleri ölçüde yeniden yükselişe geçebilirler.