Tolstoy’la… Yol Üzerinde…

Tolstoy’la… Yol Üzerinde…

Vadinin derinliklerinde yürüyordum. Yol, uzadıkça insanın içine doğru kıvrılıyordu sanki. Etraf sessizdi. Rüzgâr, ağaçların dalları arasında dolaşıyor, uzaklardan gelen kuş sesleri, bu büyük sessizliğin içinde kaybolup gidiyordu. Bir müddet sonra insan, dışarıdaki sessizlikle kendi içindeki sessizliğin birbirine benzediğini fark ediyor.

Tam o sırada, bodur bir ağacın dibinde Tolstoy’u gördüm. Yüz yılı aşkın bir zaman evvel bu dünyadan ayrılmış bedenine nispetle, ruhu hâlâ dipdiri ve heybetliydi. Ak düşmüş sakallarını, devasa elleriyle yukarıdan aşağıya doğru sıvazlıyor ve gözlerini yerden kaldırmadan, derin bir tefekkürün içinde kaybolmuş görünüyordu.

Vardım yanına. Bakmadı. Dalgındı. “Devam edeyim yoluma” diye geçirdim içimden. Tam adım atmaya yeltenmiştim ki kolumdan tuttu. Yahut tuttuğunu hissettim. Başını kaldırmadan konuştu: “Nedir bu dünyanın ahvali? Hayattayken endişesini duyduğum gelecekten daha kötüsünü gözlemlemekteyim” dedi. 

Şaşırmıştım. Bir asır öncesinden gelen bu söz, bugünün dünyasında söylenmiş kadar tanıdıktı. Demek ki zaman değişiyor, şehirler büyüyor, teknoloji ilerliyor, fakat insanın imtihanı pek değişmiyordu.

YAZARLAR | 10 Haziran 2026 Araçsallaşan Aklın Gölgesinde Hakikati Aramak

“Ahir zaman işte Üstad! Sen de bu cümbüşten, bu şehirden çıkarak sığındığın çiftlikte, bir avuç takipçinle kendine ıssız bir dünya kurmaya çalıştın. Lakin başaramadın. Aradığını orada da bulamadın. Sonra yine yollara düştün. Bir tren istasyonunda, dünyadan ayrıldın” dedim.

Mahcup bir tavırla başını eğdi. “Öyle oldu. Hakikat sevdasına düşünce, yollara düşmemek mümkün mü?” İkimiz de sustuk. Bazı hakikatler karşısında susmak, söylenecek en doğru sözdür.

Bir müddet sessizliği dinledik. Sonra düşündüm: Belki de insanın asıl meselesi dünyadan kaçmak değil, dünyanın içinde kaybolmamaktır. Kalabalıklardan uzaklaşmak kolaydır. Asıl marifet, kalabalığın ortasında kalbi yalnızca Allah’a bağlayabilmektir. Dünyanın gürültüsü içinde vicdanın sesini duyabilmek, çağın savrulmaları arasında istikameti muhafaza edebilmektir.

Tolstoy yeniden yere baktı, ben ise yola. “Kaldık zamanın kötüsüne. Çare yok!” dedim. Sonra kendi sözümü kendim düzelttim: “Çare yok değil. Bize düşen, zamanın kötülüğüne teslim olmamaktır. Zira inanan için yol, yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. 

Yol imtihandır, arayıştır, sabırdır. Bazen yalnızlık, bazen kalabalık, bazen düşmek, bazen yeniden ayağa kalkmaktır. Fakat bütün bunların içinde istikameti kaybetmemektir. Yolda olmayı kendimize nimet bilmekmiş bize kalan. Hakikatin peşinden yürümek, insanın kendisinden başlayarak dünyayı anlamaya çalışmasıdır. Çünkü insan dışarıdaki dünyayı değiştirmeden önce kendi iç dünyasını düzene koymak zorundadır.” diyerek ayrıldım yanından. Omuzumda, bel büken bir sevda yüküyle.

Yürümek gerekiyordu. Ve insan, hakikatin peşinde olduğu müddetçe, yol ne kadar çetin olursa olsun yalnız kalmadı. Bundan sonra da kalmayacak.