YAZARLAR
Kutuplaşan Avrupa ve Biz
Avrupa bir süredir yalnızca siyasi olarak değil, toplumsal olarak da sert bir ayrışmanın içinden geçiyor. Ekonomik sıkıntılar, göç, güvenlik kaygıları ve kültürel değişimler üzerinden yükselen aşırı sağ, toplumdaki huzursuzluğu giderek daha fazla yabancılar ve özellikle Müslümanlar üzerinden açıklıyor. Göçmen karşıtlığı, İslam düşmanlığı ve milliyetçilik, bazı Avrupa ülkelerinde artık marjinal söylemler olmaktan çıkarak siyasetin merkezine doğru ilerliyor.
Fakat Avrupa yalnızca bundan ibaret değil. Aşırı sağın yükselişine karşı solcular, liberaller, sosyal demokratlar, sendikalar, insan hakları savunucuları ve farklı sivil toplum çevrelerinden oluşan geniş bir toplumsal kesim de harekete geçiyor. Sokak gösterilerinden seçim kampanyalarına kadar uzanan bu karşı duruş, Avrupa’nın nasıl bir toplum olacağına dair ciddi bir mücadeleye dönüşmüş durumda.
Peki biz, yani Avrupalı Müslümanlar bu mücadelenin neresindeyiz?
Bence cevabımız, kabuğumuza çekilerek kendi mahallemize kapanmak olmamalıdır. Çünkü ırkçılık yalnızca hedef aldığı insanların problemi değil, bütün toplumu zehirleyen bir adaletsizlik biçimidir. Bugün göçmenleri, yarın Müslümanları, başka bir gün başka bir azınlığı hedef alan ayrımcı siyaset, nihayetinde toplumdaki birlikte yaşama iradesini sabote eder.
Hayat rehberimiz olan Kur’an‘ın bize verdiği temel ölçü burada yol göstericidir: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” (Maide suresi, 5:8) Müslüman, adaleti yalnızca kendisi için talep etmez ve edemez. Hakkın yanında durmak, karşısındaki insanın kimliğinden bağımsız bir ahlaki sorumluluktur. Bu nedenle Avrupa’da ırkçılığa ve İslam düşmanlığına karşı mücadele eden insanlarla dayanışma göstermeliyiz. Bu, onların bütün siyasi veya felsefi görüşlerini benimsemek anlamına gelmez. Solun da liberalizmin de diğer ideolojilerin de eleştirilecek yönleri olabilir. Fakat adalet, insan onuru, eşit yurttaşlık ve çoğulcu toplum konusunda ortak bir zemin oluşturabiliriz. Veya bu bağlamda mevcut olan zeminde, onur ve haysiyetimizle yerimizi alabiliriz.
Üstelik bu dayanışma yalnızca Müslümanların haklarını savunmak için değil, Avrupa’nın geleceği için de gereklidir. Çünkü Müslümanlar artık Avrupa’nın dışındaki bir topluluk değildir. İçinde yaşadığımız tarih, “Avrupalı Müslüman” kimliğinin doğuşuna şahitlik etmektedir. Çocuklarımız burada doğuyor, eğitim görüyor, çalışıyor ve bu kıtanın geleceğini birlikte şekillendiriyor.
Bu yüzden bugün Avrupa’da ırkçılığa karşı duran, yabancı düşmanlığını reddeden ve çoğulcu bir toplum için mücadele eden insanlarla dayanışma içinde olmak yalnızca siyasi bir tercih olamaz. Aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur. Kutuplaşan Avrupa’da bizim görevimiz yeni bir kutup oluşturmak değildir. Adaletin, hakkaniyetin, merhametin ve insan onurunun yanında durarak kutuplaşmanın zehirlediği zemini iyileştirmeye çalışmaktır.
