Aidiyet

Aidiyet

İnsan, dünyaya gözlerini açtığında kendisini bir anlam alanının, kültürün içinde bulur. Çocuk kendisinin kim olduğundan ziyade, çevresini anlamaya çabalar. Orada, kendisine bir kimlik sunulur; birtakım talepler ve yükümlülüklerle karşılaşır. “Benden ne bekleniyor?” sorusunu önemser. Çevresinin taleplerine vereceği karşılığın niteliği, onun özne olup olmama durumunu biçimlendirir. Bireyin aidiyet hissettiği çevre, küçükten büyüğe doğru iç içe geçmiş daireler şeklinde düşünülebilir: aile, akrabalar, mahalle, cemaat, grup vs.

HAYAT | 17 Mayıs 2020 “Din Hür İrade İşidir; Baskı Kabul Etmez!”

Yaratılıştan verilen akıl, irade gibi yetileri insanın kemale yönelme potansiyelidir.  Bu potansiyel geliştirildiği oranda kemal yolculuğunda ilerlenebilir. İnsan bu potansiyelin edilgen taşıyıcısı olursa çevrenin biçimlendirdiği nesneye dönüşür; aktif kullanıcısı olarak geliştirirse sorumluluk bilincine sahip özne olma yolunda ilerler. İnsan, başlangıcını seçemediği bir dünyada nasıl bir hayat yaşayacağını, yönünü seçmekle yükümlüdür. Özne olma yolunda ilerleyen insan, özgürce tercihte bulunma imkânı edinir. Kendini bireye dayatıp dikte eden çevre, onun özne olmasını engeller. Sorgulayarak anlamlandırmak suretiyle yararlanması için bireye kendini sunan çevre ise, bireyin ‘özne’leşmesini tetikler. Özne olarak geliştirdikçe kişi, sağlam bir karakter ve ahlâk edinir; dindarlığını güçlü kişilik yapısının üzerine oturtup derinleştirir. İslâmî öğretide ahlâkî değerler imanın süsleri değil; onun taşıyıcı kolonlarıdır. Aksi hâlde dindarlık, insanı özgürleştiren hakikat olmaktan çıkıp, insanın kendi zayıflıklarını gizlediği maskeye dönüşür.

YAZARLAR | 19 Haziran 2025 Zorla Dindarlık Edin(dir)me

 İşte bu bağlamda kişinin, aileden cemaate, milletten ümmete uzanan aidiyetlerin her birini doğru anlamlandırması son derece önemlidir.  Sağlıklı bir aidiyet bilinci oluşmazsa hakikatle kurduğu bağ, aidiyetin etkisinde eriyebilir. Gerçeğin üzerine kendi elleriyle perde çekerek görüş alanını kapatabilir. Yıllarca içinde bulunduğu bir yapının, gerçekte dindarlığıyla bağdaşmayan çirkin ve yanlış taraflarını kolay kolay anlayamaz. Neşter vurması gereken uru, iyilik havarisi edasıyla sahiplenebilir. Yıllar boyunca aynı iklimi sorgulamadan teneffüs etmek, bir alışkanlık, bir duygu felci, bir zihinsel kalıplaşma oluşturabilir. Ne dışarıda olup bitenleri fark edebilir ne de içerideki geniz yakan kokuyu. Kendine de ait olduğu yapıya da yazık eder.

Sağlam dindarlık, insanı ne içe kapanan bir fanatik ne de her rüzgâra göre savrulan bir nesne yapar; aksine, bulunduğu toplumun içinde yerini bilen, toplumla çatışmayan ama güdümüne de girmeyen bir özne kılar. Kendi değerlerini başkalarının onayına göre değil, ahlâkî sorumluluk bilinciyle taşır.