Daha İyisinin Peşinde Kaybolmak
@Shutterstock
Günümüz insanının “hep daha iyisi” arzusu; insanı eşya, gösteriş ve sosyal rekabet içinde derin bir tatminsizliğe sürüklüyor.
- HAYAT
- 11 Mayıs 2026
Dr. Gökhan Arslantürk
Konu, yıllardır zihnimde yer etmiş olan “bahçenin en güzel gülü” hikayesi ile görselleşmiş olduğundan meseleyi bu hikâyenin üzerine bina etmenin daha anlaşılır olacağını düşündüm. Belki hikâyenin farklı versiyonlarını da okumuş, dinlemiş olabilirsiniz lakin bilmeyenler için hikâye özetle şöyle:
Bir zamanlar, güzelliği dillere destan olan ve kendisi ile evlenmek isteyen nicelerini beğenmeyip daha iyisini hak ettiği düşüncesiyle reddeden bir prenses varmış. Ona âşık olan hem yiğit hem yakışıklı bir delikanlı, kendisini reddeden bu prensesle yıllar sonra karşılaşmış. Prensesin, kendisine talip olan erkeklerin yanına bile yaklaşamayacak biriyle evlendiğini görünce dayanamamış ve prensese sormuş: “hiçbirimizi beğenmeyip, sonunda evlendiğin kişi bu mu?” Prenses ise bir açıklama yapmadan “gel” demiş ve bir gül bahçesine götürmüş. “Şimdi bu gül bahçesindeki en güzel gülü koparıp getirmeni istiyorum. Ancak geçtiğin bir güle tekrar geri dönemezsin”. Adam bir süre bahçede ilerleyip ne zaman bir gülü koparacak olsa, ileride daha kırmızı, daha kokulu bir gül görmüş. En güzelini bulma hırsıyla önündeki harika gülleri bir bir ıskalarken bahçenin sonuna yaklaştıkça hem güller hem de güzellikleri azalmaya başlamış. Bahçenin sonuna geldiğinde ise elinde sadece kurumuş, solmuş ve kokusuz bir gül kalmış.
Bu hikâyenin ana karakteri olan güzelin “hep daha iyisini” istemesi, hikâyenin alt metninde güzelliği nedeniyle en iyisini hak ettiği şeklinde zımni bir inancı veriyor bize. Ki bu denli bir güzellik hakikaten daha iyisini hak etse idi dahi hikâyenin önermesi, daha iyisi peşinde koşmanın vasata razı olmakla nihayet bulduğudur. Gel gelelim daha iyisini hak ettiği inancı da bundan bağımsız olarak daha iyisini arzulamak ve elde olana kanaat edememek de sadece bu prensesin meselesi değil. Tüketim ve gösteriş kültürünün, bitmek bilmez sahiplik arzusunun, materyalizm ile kendi değerini artırma çabasının bu çağın esaslı sorunlarından biri olduğu aşikardır. Konuyla ilgili pek çok bilimsel çalışmanın özetle ortaya koyduğu kanı, bu eşya sahibi olma arzusunun, olanla iktifa edememenin, elde olanlardan memnun olamamanın derin bir benlik saygısı boşluğunun ürünü olduğu yönündedir.
Madde bağımlılığı tedavisinde kullanılan agonist ilaçlar, bağımlılık yapan maddenin bağlandığı beyin reseptörlerine bağlanır ve o maddenin etkisini taklit eder. Bir diğer ifadeyle, bağımlılık yapan maddenin boşluğunu dolduran ama o olmayan, onun taklidi, ancak yararlı bir işlevi olan versiyonudur. Metaforik olarak gerçek başarılarla artıramadığımız benlik saygısını, hakiki ve derin nedenlerle oluşturamadığımız hayatın anlamını bu kez tam tersine zararlı agonistlerle ikame etme eğiliminde oluyoruz. Daha fazla eşya ile; gösterişli ve bol harcamalı düğün törenleri ile; avangart mobilyalı, spot ışıklı salonlarla; gümüş sunum tepsileri ve yılda bir iki kez çıkardığımız yemek takımları ile; sürekli model yükselttiğimiz akıllı telefonlarla ve arabalarla kendimizi değerli, hayatımızı anlamlı kılmaya çalışıyoruz. Bu, bir süre sonra hakiki anlamda benlik saygımızı artırmadığı gibi bizi yukarı doğru sosyal karşılaştırmalara ve kısır döngü halinde bir materyalist sosyal rekabete mahkûm ediyor. Bunun doğal bir sonucu olarak hiçbir şey kifayet etmiyor; her şey biraz eksik, biraz kusurlu gelmeye başlıyor.
“Sahne İnsanı”
Bu girdaba kendini kaptıran sahne insanı; hayatı birlikte yaşamaktan keyif alacağı, birlikte gülmeyi başaracağı ve birlikte yaşlanmayı hayal ettiği bir yol arkadaşı ile yetinemiyor mesela. Ona sadık kalmayı, onunla olmakla ne büyük bir servete sahip olduğunu idrak edemiyor. Önüne çıkan her “fırsatta (!)” yahut her çekici alternatifte rota yeniden oluşturuluyor. Bu insan, sadece mali imkanlarının sınırlarını zorlayarak daha fazlasına sahip olmaya koşmuyor; aynı zamanda daha mütevazı bir evde oturanı, daha sadece bir yaşamı seçeni de küçümsüyor. Ki böylelikle kendi savrulduğu rüzgârı temize de çıkarmış oluyor. Bu sahne insanı, önemli olanın sadece sevdiği insanla güzel anı biriktirmek olduğunu atlayıp “ama insan hayatında sadece bir kez oluyor” zehrinin etkisiyle lüks salonlarından, bol bahşişli gereksiz adetlerine, dış çekiminden havai fişeklerine kadar son trend ne varsa varını yoğunu aşıp borç ile birkaç yılını da ipotek edip bu gösteriş kasırgasına kendini bırakıyor (Bebeğin cinsiyetinin ilan edildiği partileri ve benzerlerini burada dile getirmenin kelime israfı olduğu kanaatindeyim). Sadece kendi hayatı ile değil, ülke ve dünya gündeminde de bu yetinmezlik, bu beğenmezlik, bu derin eksiklik kendini gösteriyor. Kısıtlı imkanlarla ama büyük özveri ile gerçekleştirilen teknolojik atılım ve üretimleri, kendi coğrafyasının iyi niyetli çabalarını, gelecekteki teknoloji yarışı için geç kalınmış ama anlamlı bir ilk adım olarak değil, eksik ve yetersiz olmakla yerden yere vuruyor. Üstelik bu son acımasızlık sadece son yıllarda değil, cumhuriyetin kuruluşundan beri gerek tayyare fabrikalarının gerekse ilk yerli otomobil girişimlerinin serüveninde de gömülü bir kendi kendini sabotaj öyküsü. Aslında düşük bireysel özgüven ile düşük kolektif özgüven arasında tezahür eden böylesine bir bağlantı da şaşırtıcı olmamalı. Zira kendini örtük olarak beğenmeyen ve değerli bulmayanın kendi milletini, medeniyetini, coğrafyasını beğenmesi çok da olası değil.
Günümüz son teknolojisinin birkaç basamak altı telefon kullanan, çok sade bir evde ve minimalist bir eşya düzeninde yaşayan, sade bir nikahla ve olabildiğince az masrafla evlenmeyi seçmiş, uzun yıllardır aynı araca binen tüm tanıdığım, gözlemlediğim insanların açık seçik tek bir ortak noktası vardı: sağlıklı bir benlik saygısına sahip olmaları. Onlar eşyalarını çalıştığı sürece kullanmaya devam eden, işini gördüğü sürece gösterişe takılmayan insanlardı. Kendileri ile barışıklardı ve kendi değerlerinin farkındalardı. Kimsenin, sahip oldukları eşya üzerinden bunu takdir etmesine ihtiyaçları yoktu dolayısıyla. Diğer insanlarla telefonlarının ne denli son model olduğu yahut arabalarının üstün özellikleri üzerinden bir rekabete girmeleri tahayyül dahi edilemezdi, zira gülünçtü. Evlenmek, düğün yapmak onlar için bir insanla beraber yaşlanmayı hayal etmenin deklarasyonu idi sadece. Bu yüzden ne dış çekime gerek vardı ne herkesi memnun etmek için yapılan ama ne hikmetse yine kimsenin mutlu olmadığı düğün törenlerine… Onlar eldeki mütevazı imkanlarını olsa olsa başkalarını değil sadece kendilerini mutlu etmek için güzel bir tatile ayırırlar ve hayatları boyunca -profesyonel olarak çekilmiş fotoğraflar yerine sadece amatörce çekilmiş cep telefonu resimleriyle- anımsayacakları güzel anılar biriktirirlerdi. Onlar eksik ama iyi niyetli girişimleri acımasız eleştirilerle sabote etmekten sakınır, olanı takdir edip daha iyisinin hayaline ortak olurlardı. Evlerinde misafir ağırlarken gümüş sunum tepsisi çıkarmadıklarında utanmaz, her gün oturdukları salonda birlikte oturup çay içmekten keyif alırlardı. Kendileri hangi tabakta yiyorlarsa misafirlerine o tabaktan ikram ederler, zaten bundan yüksünecek arkadaşları da çevre edinmezlerdi.
Sözün özü, sahip olmak arzunuzu dizginlemekte güçlük çekiyor, insanların beğenisi için fazla harcama yapıyor ve elde olanlar size eksik geliyorsa, eksikliğin gerçek lokasyonunu artık biliyorsunuz. Yanlış boşluğu doldurmaya çalışmak dipsiz bir kuyuyu taş atarak kapatmaya çalışmak gibidir.

