Batı ve İslam: İki Büyük Yanılsama

Batı ve İslam: İki Büyük Yanılsama

Hamid Dabashi, çağdaş düşüncede “Batı” ve “İslam” gibi kavramların nasıl inşa edildiğini sorgulayan önemli bir İranlı entelektüeldir. Kültür sosyolojisi ve İslami çalışmalar alanında, günümüzdeki önemli Müslüman entelektüellerden biridir. Türkçeye “İki Yanılsamanın Sonu: Batı’dan Sonra İslam” başlığıyla çevrilen son eseri, irdelenip incelenmeye değerdir.  

Küresel tartışmaların dili uzun zamandır iki kavram etrafında dönüyor: “Batı” ve “İslam.” Bu iki kelime çoğu zaman sanki birbirine zıt, tarih boyunca çatışmış iki yekpare medeniyeti temsil ediyormuş gibi kullanılıyor. Oysa Hamid Dabashi, bu ezberi sarsıcı bir biçimde sorguluyor. Ona göre “Batı” ve “İslam”, modern dönemde belirli siyasal ve ideolojik ihtiyaçlar doğrultusunda katılaştırılmış kimliklerdir. Hakikatin kendisi değil, belli tarihsel şartların ürettiği anlatılardır.

Dabashi’nin temel iddiası, Avrupa Aydınlanmasıyla birlikte “Batı”nın yalnızca coğrafi bir tanım olmaktan çıktığıdır. İlerleme, akıl ve üstünlük iddialarıyla donatılmış ideolojik bir merkeze dönüştüğüdür. Bu merkezin karşısında ise “İslam” çoğu zaman homojen, değişmez ve öteki olarak kurgulanmıştır. Böylece iki taraf da kendi iç çeşitliliğini kaybetmiş, farklı tarihsel tecrübeler tek bir medeniyet etiketi altında toplanmıştır.

Bu tespit, Müslümanlar için önemli bir muhasebe imkânı sunuyor. Zira bizler de çoğu zaman “Batı”yı bütünüyle ahlâkî çöküşün sembolü, “İslam”ı ise tarih üstü ve yekpare bir blok gibi görme eğilimine kapılabiliyoruz. Oysa İslam tarihi, Endülüs’ten Bağdat’a, İstanbul’dan Delhi’ye uzanan zengin ve çoğul bir tecrübedir. Aynı şekilde “Batı” da tek bir zihniyet değildir. İçinde sömürgeciliği de barındırır, sömürgeciliğe karşı çıkan vicdanî sesleri de. Dabashi’nin eleştirisi, “medeniyetler çatışması” söyleminin hem İslamofobik politikaları hem de tepkisel, daraltıcı İslamcı yaklaşımları beslediğini gösteriyor. Eğer dünyayı iki karşıt kutup üzerinden okursak, kendi iç eleştirimizi de köreltiriz. Hâlbuki Kur’an’ın adalet ve hikmet çağrısı, bizi basit ikiliklerden ziyade hakikati aramaya davet eder.

Bu kitap, Müslüman okura şu soruyu yöneltiyor: “Biz İslam’ı bir medeniyet sloganı olarak mı, yoksa yaşayan bir ahlâk ve adalet çağrısı olarak mı anlıyoruz?”. Eğer İslam’ı sadece Batı’ya karşı bir kimlik savunusuna indirgersek, onu evrensel mesajından koparmış oluruz. Fakat onu insan onurunu, adaleti ve merhameti merkeze alan bir ilke olarak yeniden düşünürsek, yapay karşıtlıkların ötesine geçebiliriz.

Nihayetinde bu kitap, bize iki cepheli bir mücadeleyi hatırlatıyor. Hem dışarıdan dayatılan indirgemeci tasniflere hem de içeride üretilen kolaycı savunmacılığa karşı uyanık olmalıyız. Belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey zıtlıklar ve karşıtlıklar değil, adaletin ve hakikatin merkezde olduğu yeni bir düşünce ufkudur.