Kötülüğü Haklılandırma

Kötülüğü Haklılandırma

Ahlakî değerlerini özümseyerek ahlaken gelişmiş birey, hiç yanlış yapmaz diye bir şey söylenemez. Onun iç dünyası savaş alanıdır: Aklının ve kalbinin talepleri ile dürtülerinin, çevrenin talepleri birbiriyle çatışmaktadır. Herhangi bir durumda hangisi daha güçlüyse bireyin tutum ve davranışı ona göre oluşur. Ne var ki, ahlaken gelişmiş birey, yaptığı yanlış/kötülük sonrasında aklının ve kalbinin öne çıkan gücü sayesinde, bunun kendine yakışmadığını derinden hissederek müthiş bir pişmanlık duyar ve bir daha asla yapmama kararı alır; yani, tövbe eder. Bir daha o yanlışı/kötülüğü yapamaz hâle gelebilir. İşlediği kötülüğü/hatayı bile kendini geliştirmek, daha da üst düzeye yükseltmek için bir imkâna dönüştürebilir. 

Herkes, bunu yapamaz. Kimileri, yaptığı yanlışın/kötülüğün farkına vararak bir pişmanlık duyar; ama bu pişmanlık, bir daha öyle yapmamasını sağlayacak karara dönüşemez. Hâliyle, benzer durumda yine aynı kötülüğü yapabilir. Bu defa daha az huzursuzluk duyar. Daha sonra aynı yanılışı yapmaya devam edebilir ve her defasında pişmanlık hissi daha azalır. Dahası, ahlak dışı tutum ve davranışlarını haklılandıracak gerekçeler üretmeye, kötülüğü başka bir isimle ifade etmeye başlayabilir. Bu yolla vicdanın itirazını susturabileceğini düşünür. Söz gelimi, çocuğuna veya öğrencisine dayak atan kişi, şu tür gerekçeler ileri sürebilir: 

“Bunu hak etti.”

“Onun iyiliği için yaptım.” 

“Benim yerimde kim olsa bunu yapar.”  

“Beni çok öfkelendirdi.” 

“Görevimi yaptım.”  

“Başka çarem yoktu”

“Kime ne zararı var?”  

“Herkes yapıyor.”  vs.  diyerek yahut devlet, millet, ümmet, ülke gibi ulvî kavramların arkasına sığınarak kötlük gerekçelendirilebilmektedir.

Böyle bir anlayışla kişi, nihayetinde pişmanlık duyamaz hâle gelebilir. Çünkü artık yaptığı kötülüğü kötülük olarak görmemeye başlar. Yaptığının ahlakî anlamıyla yüzleş(e)mez. Artık kötülüğü nefretle, istemeyerek değil, haklı olduğu için veya yapılması gerekli olduğu için yaptığını düşünür. Asıl ürpertici olan da budur. Eylemlerini şeytanın süslü göstermesinin ipoteği altına girerek (En’âm suresi, 6:43,137) kötülüğü kötülük olarak görmeme tehlikesine maruz kalır. İnsan, bu gidişle neticede, Kur’an’ın “arzularını (hevasını) tanrı edinmiş kimse” diye nitelediği (Furkan suresi, 25:43) kişi oluverir. Peygamberimiz’in şu duası bu açıdan ne kadar anlamlı!

“Allahım! Bize hakkı hak olarak göster ona uymamızı nasip eyle, batılı batıl olarak göster ondan kaçınmayı lutfet.”